14 Aralık 2008 Pazar

KARA, DEMİR VE HATTA DENİZYOLU

<>[DipDalgasi:5059]<> BU YAZIYI OKUYUN, OKUTUN VE HATTA İLERDE OKUTMAK İÇİNDE SAKLAYIN - KARA, DEMİR VE HATTA DENİZYOLU -
13 Aralık 2008 Cumartesi, 18:35
Kimden:
"© Özkan BOSTANCI"
Göndereni Kişiler'e ekle
Kime:
"© ..::CTO..:: ..::CiHAN TÜRK OLSUN::.."
Bu yazıyı okuyun, çocuklarınıza okutun ve / veya okumaları için saklayın.

Varliklarını koruyabilmenin, buradaki özet bilgileri önemsemelerinden geçtigini de vurgulayın.

KARA, DEMİR VE HATTA DENİZYOLU

http://groups.google.com/group/cihan-turk-olsun/web/kara-demir-ve-hatta-denizyolu?hl=tr

- Türkiye'de demiryolu yerine karayolu taşımacılığının tercih edilmesinin, ABD'nin yaptığı Marshal yardımının bir şartı oldugunu. (Marshall yardımına ne kadar ihtiyacımız vardı ve neden böyle bir şart kondu?)

- Türkiye'de %95 olan karayolu taşımacılığı payının; ABD'de %43 oldugunu. (St,tse.mart 2002 )

- Türkiye'nin ulaşım ana planının olmadığını.

- 2050 yılında, Japon uzmanların yaptığı çalışmaya göre, Ankara-Istanbul arasında yılda 60 milyon yolcu taşınacağını. (hangi otobüsle ve hangi otoyolda?)

- Mevcut durumdaki, Ankara-Istanbul demiryolu hattının Abdülhamit zamanında 725 km olarak yapılmış olduğunu.

- Abdülhamit zamanında yapılan demiryolunun, yolu yapan yabancı şirketler tarafından, demiryolunun geçtiği yerlerdeki maden imtiyazı hakkından yararlanmak için bilinçli olarak uzatıldığını, Atatürk'ün 1936 yılında bu yolun düzeltilmesini istediğini (emperyalist devletler her sömürgelerinde aynı taktiği uygulamışlardır).

- Istanbul, Ankara arasında elektrikli tren projesinin 1959 yılında hazırlandığını.

- 1976 yılında Demirel tarafından 411 km olarak ihalesi yapılan Ankara-İstanbul Hızlı Tren hattının % 40'ının tamamlandığını, ancak bunun bitirilmesinin engellendiğini, Mesut Yılmaz'ın "bu hattı tamamlamayacağız" diye bir açıklaması olduğunu ve iktidar olduğu yıllarda da bu hattın tamamlanması için çalışma yaptırmadığını.

- 8 Haziran 2003 tarihinde, AKP'nin Ankara-Istanbul hızlı tren hattını tamamlamak yerine, Abdülhamit zamanından kalan 725 km lik hattı modernize edecek şekilde Alarko ile ortak Ispanyol şirketiyle bir anlaşma imzaladığını.

- Bu hattın Ankara-Eskişehir arası için 600 milyon dolarlık bir harcama yapılacağını ve bu projenin hızlı tren ile bir ilgisi olmadığını,aksine hızlı treni engellemek için bir aldatmaca olduğunu.

- Ankara-Istanbul arasında, Prof. Dr. Ilyas Yılmazer'in bir elektrikli demiryolu projesi hazırlamış olduğunu; bu projeye göre 395 Km olacak demiryolunun, boru tipi türbin ile Mudurnu çayından elde edilecek elektrikle,yani bedava enerjiyle çalışacağını ve bu bedava enerjiyle günde 96 sefer yapılabileceğini (yabancı ülkelere teknoloji ve çözüm uygulaması görmeye giden siyasilerimiz nereye bakıyorlar acaba?).

- Atatürk zamanında 4.075 km demiryolu yapıldığını, bundan sonraki 65 yılda ise sadece 1.510 km demiryolu yapılabildiğini.

- 1950 yılında %50 oranında olan demiryolu taşımacılığının, 2003 yılında %5 e düştüğünü.

- Tokyo'da yüksek hızlı trenlerin (200 km/s), 1964 yılında çalışmaya başladığını ve bugüne kadar bu trenlerin hiç kaza yapmadığını (bizimki kaza yaptı ve hızlı tren hülyası bitti).

- Izmir-Denizli arasının (300 km) 27 yıl önce otobüsle 5, trenle 6 saat, günümüzde ise bu mesafenin otobüsle 3,5 saat, trenle yine 6 saat (ort. hız 50 km /saat) olduğunu.

- ABD, Fransa ve Japonya'da 450 km/s hız yapan trenlerin hava yolu taşımacılığıyla rekabet ettiklerini. (St,TSE.mart 2002 )

- Artık 600 km hız yapan elektrikli trenlerin kullanılmaya başlandığını, 800 km hız yapan elektrikli trenlerin ise deneme aşamasında olduğunu.

- Türkiye'de yılda 10-12 bin kişinin trafik kazalarında öldüğünü. (St, tse.mart 2002 )

- Türkiye'de % 7 si trenle yapılan taşımacılığın, elektrikli trenle yapılan taşıma olarak %30 çıkarılması durumunda, yıllık 36 milyar dolar tasarruf edileceğini. (Prof. Dr. Atıf Ural), (Tasarruf dış borcu ödemek yani daha az bağımlı demek olur. Haşaaa!!)

- AKP'nin acil eylem planında söz konusu olan 15 bin km yolun yapılabilirlik (fizibilite) çalışmasının, jeolojik ve jeofizik etütlerinin, şehir içi geçiş planlarının, bilimsel değerlendirmesinin olmadığını, (Prof. Dr. Atıf Ural) ,(şimdiki başbakan RTE'nin, seçilebilmek için verdiği 2 vaadinden biri, 15 bin km "duble" yol yapmak idi ve seçildi. (Bu nedenle bu yazıyı çocuklarınıza mutlaka saklayın. )

- Tarsus-Adana-Gaziantep arasında yapılan otoyolun, keşif bedelinin 360 milyon dolar, keşif uzunluğunun 243 km, öngörülen bitiş tarihinin 1991 yılı olduğunu, ancak bu yolun 258 km olarak, 2001 yılında 4,2 milyar dolara bitirildiğini. (Doç. Dr. İlyas Yılmazer)

- Otoyolların geçtiği alanların, on kilometre sağ ve on kilometre solunun, kirlilik nedeniyle tarım alanı olmaktan çıktığını (amaç zaten Türkiye'ye tarım ürünü satmak. 150 çeşit olan Türk domatesi artık yok), *Türkiye'nin en verimli ovalarından biri olan İzmir, Menemen Ovasının ortasından, otoyol geçirmek için proje hazırlandığını, otoyolun ovanın 4 bin dönüm arazisini yok edeceğini.

- Otoyolların verimli ovalar içinden geçirilmesinin Türk tarımını yok etme planının bir parçası olduğunu (böylece, kendi kendine yetebilen bir tarım ülkesi iken tarım ürünü için dışa bağımlı bir ülke haline getirildik).

- Ovanın içinden geçen karayolları kenarlarındaki bağlardan ihraç edilen üzümlerin, zararlı madde bulunduruyor olmaları nedeniyle geri iade edildiğini (ama onlar iç pazara sunulur çünkü Türk'e bir şey olmaz!).

- Taşımacılığını %95 oranında karayolu ile yapan Türkiye'nin, kaza sayısı sırlamasında 195 ülke arasında 12. olduğunu.

- Trafik kazalarının 4 yıllık zararının, 25 trilyon olduğunu. (2002) (ne kadar çok araba telef olursa o kadar daha yenisini satın alırız. İnsan hayatının önemi yok)

- Yüksek hızlı demiryolunun km maliyetinin 1.4 milyon dolar, ömrünün 30 yıl ; bölünmüş yolun km maliyetinin 1.5 milyon dolar, ömrünün 15 yıl olduğunu. (Prof. Dr. İlyas Yılmazer)

- Ankara-İstanbul arasındaki yolda yapılan Bolu Tüneli'ne (25 km) harcanan parayla, Ankara-İstanbul arasını 1,5 saate indirecek demir yolu yapılabileceğini, bu demiryolunun tüm enerji ihtiyacının, Mudurnu çayından karşılanabileceğini. ( Prof. Dr. İlyas Yılmazer)

- Bolu tünelinin Kuzey Anadolu fay hattı üzerinde olduğunu, trilyonlarca para harcanan bu tünelin soğuk hava deposu olarak kullanılacağını.

- Türkiye'de Avrupa'daki toplam sayıdan daha fazla otobüs ve kamyon olduğunu.

- Avrupa ülkelerinde, elektrikli trenle yük tağımacılığının en düşük olduğu ülkede, bu oranın % 60 , yolcu taşımacılığında ise en düşük oranın % 80 olduğunu.

- 1 km karayoluna yapılacak harcamayla 5 km demiryolu yapılacağını.

- Karayolunda 5 ila 10 birim harcanarak taşınan yükün, demiryolunda 1 birim harcanarak taşındığını.

- Demiryolu ulaşımının, komünist ülkelerin tercihi olduğunu öne süren Özal'ın Türkiye'de cumhurbaşkanlığı yaptığını.

- Gaziantep-Adana arasında 4,5 milyar dolara yapılmış olan çift yolun, günde 25 bin araç trafiği için ekonomik olduğunu, ancak bu yolda günde sadece 2.500 araç trafiği olduğunu.

- Istanbul-Ankara arasını 3 saat, Ankara-Mersin arasını da 3 saatte alacak olan bir demiryolu yapılsa, bunun maliyetinin 4 milyar dolar olacağını, (Bu hattın sıradan bir hat olmayıp, Türkiye'yi besleyen sebze ve meyve seralarının "atar damarý" olduğunu ve "maliyetleri" bu yolun belirlediğini, dümdüz Konya ovasını aşan elektrikli trenlerin soğuk havalı vagon katarlarının Avrupa'ya ulaştıklarını düşünün...)

- Batı'dan Hopa'ya bir TIR'ın 3 bin dolar, bir vagonun 2.500 dolar taşıma ücreti aldığını, bir vagonun ise 3 TIR'ın taşıdığı yükü taşıdığını. (2003)
- Japonların yaptığı araştırmaya göre, karayolu taşımacılığının, deniz yoluna göre % 166 daha pahalı olduğunu. (St, tse.mart 2002 ), (ülkemizin 3 tarafı deniz miydi?)

- Ülkemizde, deniz yolunun yük taşımacılığındaki payının % 0.3 olduğunu, (2002) *300 milyar dolar olan dünya deniz taşımacılığından, Yunanistan 60 milyar dolar pay alırken, bizim ise 2,5 milyar dolar dahi pay alamadığımızı. (Eeee, Yunanistan'ın denizi daha fazla tabii)

- Ulaşım, enerji, eğitim gibi temel politikaları yanlış olan bir ülkenin kalkınamayacağını. (ve doğal olarak şöyle ya da böyle "yok olmaya" doğru sürükleneceğini, ama bunu asla hak etmediğini...)

--- BİLİYOR MUYDUNUZ?!!!

--- ŞİMDİ ÖĞRENDİNİZ....!

--- NE YAPACAKSINIZ???

http://groups.google.com/group/cihan-turk-olsun/web/kara-demir-ve-hatta-denizyolu?hl=tr

--
..::CTO::..
..::CiHAN TÜRK OLSUN::..
http://groups.google.com/group/cihan-turk-olsun?hl=tr
--
Düşmanım, düşmanlığından vazgeçinceye kadar, ben de onun amansız düşmanıyım.
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
--
Özkan BOSTANCI
--

Bu mesaj ve onunla iletilen tum ekler gonderildigi kisi ya da kuruma ozel, gizlilik yukumlulugu tasiyor olabilir. Bu mesaj, hicbir sekilde, herhangi bir amac icin cogaltilamaz, yayinlanamaz ve para karsiligi satilamaz; mesajin yetkili alicisi veya alicisina iletmekten sorumlu kisi degilseniz, mesaj icerigini ya da eklerini kopyalamayiniz, yayinlamayiniz, baska kisilere yonlendirmeyiniz ve mesaji gonderen kisiyi derhal uyararak bu mesaji siliniz. Bu mesajin bilinen viruslere karsi kontrolleri yapilmistir.

Bu mesajı yalnız kaynağı ile kullanabilir veya çoğaltabilirsiniz.

Copyright © 2008 CiHAN TÜRK OLSUN Corporation

This message (including any attachments) is intended only for the use of the individual or entity to which it is addressed and may contain information that is non-public, proprietary,privileged, confidential, and exempt from disclosure under applicable law or may constitute as attorney work product.If you are not the intended recipient, you are hereby notified that any use, dissemination, distribution, or copying of this communication is strictly prohibited. If you have received this communication in error, notify us immediately by telephone and (i) destroy this message if a facsimile or (ii) delete this message immediately if this is an electronic communication.

Allowed either use or coppy this message as its source.

Copyright © 2008 CiHAN TURK OLSUN Corporation

--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Türkiye'nin Dip Dalgası || http://www.dipdalga.com ( üye olup yazı ekleyebilirsiniz)

Bu mesajı şu gruba üye olduğunuz için aldınız: Google Grupları "Türkiyenin Dip Dalgası" grubu.
Bu gruba posta göndermek için, e-posta atın : dipdalgasi@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: dipdalgasi-unsubscribe@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com.tr/group/dipdalgasi?hl=tr adresinde
bu grubu ziyaret edin

Bu grup hakkında ayrıntılı bilgi için, e-posta atın : dipdalgasi-owner@googlegroups.com

11 Aralık 2008 Perşembe

BAYRAM KUTLAMASI

TÜRK MİLLETİNİN KUTSAL KURBAN BAYRAMINI KUTLAR, EVANGELİST-SİYONİST HAÇLI İRTİCANIN ETKİSİNİN KIRILDIĞI, DOSTLUK VE KARDEŞLİĞİN PEKİŞTİĞİ NİCE BAYRAMLAR GEÇİRMELERİNİ YÜCE RABBİMDEN DİLERİM.

7 Aralık 2008 Pazar

VURULDUK EY HALKIM, UNUTMA BİZİ

Vurulduk ey halkım, Unutma Bizi

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık,
Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken
bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı
kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini,
yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük
Dövüldük, vurulduk, asıldık...
Vurulduk ey halkım, unutma bizi

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı.
İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez,
İsteseydik, diplomalarımızı mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık.
Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
Yüreğimiz işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi.

Fidan gibi genç kızlardık; hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden.
Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.
Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,
taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi.

Ölümcül hastaydık.
Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acımaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
Vicdan sustu.
Hukuk sustu.
İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi.

Kanserdik; ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.
Uydurma davalarla kapattılar hücrelere.
Hastaydık.
Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki.
Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.
Önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık
önlerine.
Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi.

Giresun'daki yoksul köylüler, sizin için öldük.
Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük.
Doğu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük.
İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler, sizin için öldük.
Adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi.

Bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize.
Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.
Mezar taşlarımıza basa basa, devleri yönetenler gizli emellerle, başlarımızı ezmek kanlarımızı emmek istediler.
Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi.
Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk, komünist dediler.
Ülkemiz bağımsız değil dedik, kelepçeyle geldiler üstümüze.
Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız
bayrağımızı daha da dik tutabilmekti çabamız.
Bir kez dinlemediler bizi.
Bir kez anlamak istemediler.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi.

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
Bir kadın eline değmemişti ellerimiz.
Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha
Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına.
Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç.
Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi.

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar,
ağabeyimiz, babamız yaşındaydılar.
Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı bütün olan bitenlere.
ÖFKELERİNİ BİR GÜN BİLE KARŞISINDAKİLERE
BAĞIRMAMIŞ İNSANLARIN GÖZLERİ ÖNÜNDE ÖLDÜRÜLDÜK.
Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına.
Batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldürüldük ey halkım, unutma bizi.

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi.

Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz.
Şimdi hep birlikteyiz.
Ey halkım, unutma bizi.


Uğur Mumcu / Cumhuriyet Gazetesi / 25.08.1975

4 Aralık 2008 Perşembe

TUNCAY GÜNEY SAHTEKÂRDIR

TUNCAY GUNEY SAHTEKARDIR!.

"1OO Dolara Ülkesini Satan Adamdır "

Türk yargı tarihinin en büyük davalarından olan Ergenekon’un kilit ismi Tuncay Güney’in, Mehmet Eymür döneminde MİT adına çalıştığı yolundaki iddialar, gözleri yine bu karanlık isme çevirdi.

İşte, “CIA ajanı”, “Fethullahçı”, “MOSSAD ajanı”, JİTEMCİ, MİTÇİ suçlamalarına hedef olan ‘Binbir surat’ Tuncay Güney’in yaşam öyküsünden kesitler ve kuşkulu noktalar…

ÇORUM’DA DOĞDU: Tuncay Güney, 1972 yılında Çorum’un Kargı ilçesi Gölet köyünde doğdu. Bir yaşındayken ailesi İstanbul Gültepe’ye göç etti. Babası okullarda teknisyenlik yaparken, kökleri Mısır’a dayanan annesi 4 kutsal kitabı oğluna öğretti. 13 yaşında babasını kaybetti, pazarlarda annesinin ördüğü giysileri sattı. İSTEK Vakfı’na ait lisede birinci sınıfta eğitimini noktaladı. Okul yöneticisinin yardımıyla medyaya adım attı. Sabah’ta üç yıl ofis boy ve muhabirlik yaptı. Sonra Milliyet’e geçti. Ardından Gülen cemaatine yakın Gültepe’deki bir öğrenci yurdunun yöneticileriyle ilişki kurdu.


SAMANYOLU’NDAN ATILDI: Gülen çevresindeki isimlerin yardımıyla Samanyolu TV’de işe başladı. 1994’te Doruktakiler adlı programda siyasileri ağırladı. Gülen’in vaazlarının bulunduğu arşiv kasetlerini aşırdığı yaygın bir söylenti. Bu yüzden işten atıldı. (Bu kasetler sonradan 28 Şubat sürecinde TV ekranlarına yansıdı. Görev tamamlanmıştı sanki… Gülen’e idam istemli dava açıldı, Gülen de yıllar sonra kendisinin yaptığı gibi ABD’ye uçtu.) 1995’te Akşam Gazetesi’ne geçtiğinde, iyice palazlandı.

SUSURLUK HİZMETİ: 3 Kasım 1996’da Susurluk’taki kazada Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ ve Abdullah Çatlı öldüğünde Güney, elinde özel fotoğraflarla Radikal Gazetesi ve Kanal D’ye koştu. Çatlı, özel harekatçı müdür ile polislerin sünnet törenindeki o meşhur resimlerini medyaya sattı. Ama Güney, bunu ’demokratik bir duyarlılıkla’ yapmamıştı, paraya ulaşmak için, birilerinin yardımıyla becermişti. (Mesut Yılmaz ile Abdullah Çatlı’yı fotomontajla yanyana getiren bir fotoğrafı da DYP’ye sattı.) 28 Şubat 1997’de Refahyol’u köşeye sıkıştıran kasetler, fotoğraflar, toplantı bantları yayınlandı. Strateji dergisinde yöneticilik yaptı. Mayıs’ta askere gitti. 4 ay sonra rapor alıp askerliğini noktaladı. Kimilerine göre “psikolojik” gerekçelerle, kimilerine göre “eşcinsel” eğilimleri nedeniyle…

EYMÜR DEŞİFRE ETTİ: 2000’e girerken eski MİT Kontrterör Daire Başkanı, “atinorg” adlı sitesinde, “çift meslekli gazeteciler” diye Tuncay Güney’in adını ’Tunca’ olarak kamuoyuna duyurdu. Fehmi Koru, Yeni Şafak’ta, “Bu Tuncay’dır. Niye kimse kurcalamıyor” diye yazdı. 1 yıl sonra dolandırıcılıktan gözaltına alındı. Güney, emekliye ayrılmak üzere olan Tuğgeneral Veli Küçük’e hediye edilmesi için kendisine verilen bir cipi, iki kişiye sahte belgelerle sattığı için tutuklandı. Evinde 6-7 sahte kimlik, silah ve Ergenekon’un omurgasını oluşturan gizli belgeler ele geçti.

SAHTE KiMLiKLERİ: Yukarıda görüldüğü üzere Serhat Şahin Özgürbüz, Asım Sefa Özler ve Gülhan Güney dönemin polis şefi Adil Serdar Saçan, onlarca kasetlik sorgulama yaptı. 1 gün tutuklu kaldı, 3 milyar kefaletle serbest kaldı. Saçan’ın ifadesine göre, DGM Savcılığı, takipsizlik kararı verdi. Güney, yurtdışı yasağı olmasına rağmen ABD’ye uçtu. Burada Evangelist inançlı bir Mardinli ile arkadaş oldu, benzincide çalıştı. Protestanlığa geçti. ABD, iltica talebini reddetti, 2004’te Betty Israel adlı kuruluşta törenle Yahudiliğe geçti. Kanada’ya geçerek Jacob House adlı Yahudi toplum merkezinde rabbi haham yardımcısı oldu. Bu ülkede mültecilik davası halen sürüyor. Mısır’da İsrail adına casusluk yapan bir genç yakalandığında, Kanada’dan üç isim verdi. Daniel Levi, Kemal Kosba ve Tuncay Bubay.. Yetkililere göre bu üç isim de Güney’in kullandığı adlardı.Torontoda CIA ajanlarının operasyonuyla yakalanıp paketlendikten sonra kendisine gönderilen 100 dolarlık çeki ülkesiyle ilgili bilgi verme ve CIA ile işbirliği karşılığında kabul etmiş daha sonra bu durumu "Metropass aldım" şeklinde açıklamaya çalışmıştır.

Bu sahtekârın ifadeleriyle yola çıkılarak hazırlanan ve ERGENEKON ismini de kirleten iddianame milletin vicdanında soru işaretleri bırakmaya devam etmektedir.

3 Aralık 2008 Çarşamba

ALPASLAN TÜRKEŞ SONRASI MHP'Sİ VE DEVLET BAHÇELİ

Alparslan Türkeş Sonrası MHP’si ve Devlet Bahçeli

Türk Siyasal Hayatı’nda yaşanan değişimlerin dinamikleri, çoğu zaman iç dinamikler olmaktan uzak kalmış, çağcıl değişimlerin etkileriyle sosyal ve ekonomik alanda yaşanan altyapısal tepkiler olmuştur. Bu tepkilerin sürekliliği kaçınılmaz olarak üstyapısal değişikliklerin tesirsizliğine neden olmuş ve istikrarsızlıklar, yerel tepkiler,demokrasinin korunması için bizzat demokrasiye yapılan müdahalelerin nedenleri de günümüze kadar varlığını korumuştur.

İşte bu “sebep”lerin varlığını korumaya devam ediyor olması da belli birtakım sınıfsal tepkilerin ve bu sınıfların sözcülüğünü yapan partilerin de süregelmesine neden olmuştur.Şikayet edilen noktaların ve duyulan gereksinimlerin modernleşmeyle birlikte gelen değişimin dışında pek de büyük bir değişim geçirmediği de unutulmamalıdır.Her daim belli bir kesimin desteğini yanında bulan Milliyetçi Hareket Partisi gibi..

Milliyetçi Hareket Partisi 1960’larda tarih sahnesine çıkarken, bu çıkış tasarlanmış ve hedefleri belirlenmişti.O yılların koşullarıyla –soğuk savaş ve getirdiği kutuplaşma zorunluluğu gibi- paralel olarak MHP de “anti-komünist,yarı askeri örgütlülüğe sahip bir soğuk savaş partisinin ve sola karşı bir ideolojik saldırı karargahının” oluşturulmasına uygun niteliklerle ortaya çıkmıştı.

MHP’nin -1969’da resmen bu adı almasından itibaren- ideolojisini ve hareketin niteliğini, Alparslan Türkeş’in daha önceleri de ortaya attığı pan-türkist söylemler ve özellikle Nihal Atsız’ın fikirlerine yaptığı atıflar ortaya çıkarmıştır. Hatta 12 Eylül ardından Türkeş’in savunmasında da görülebileceği gibi, lider, kendi ideolojisini Kemalizmin devamı olarak görmekte ve ırkçılıkla ilgili fikirleri sorulduğunda da “Türkleşenlerin Türk sayılabileceği”ni belirtmiştir.

Bu kısa hatırlatmaların ardından Türkeş sonrası döneme geçtiğimizde, her daim Alparslan Türkeş’in yanında bulunmuş ve onun isteği doğrultusunda akademisyenlikten ayrılmış Devlet Bahçeli Dönemi başlamıştır.

Devlet Bahçeli’nin 1997’de başlayan liderlik dönemi, uluslararası ortamda egemen olan küreselleşme ve buna duyulan tepki dönemine denk düşmüştür. Başlangıçta ulus-devletlerin kuruluşu için ulus-devlet “yurttaşı”nı oluşturmakta kullanılan ve devletlere bu yönde faydalı olan milliyetçilik, bu sefer de ulus-devletin aşınmasına/aşındırılmasına karşı duyulan tepkinin dile getirilmesinin aracı olmuştur.

Bir dönemler “devlete yardımcı güç” söylemiyle hareket etmeye çalışan MHP artık bunu terk edip, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerden biri olarak siyasal yaşamdaki yerini sürdürmeye ve daha önceki imajı “temizlemek” için yeni açılımlar yapma yoluna girmiştir.


Ancak MHP için özel bir durum vardır ki o da 1995 yılındaki Milli Güvenlik Kurulu’nun siyaset belgesinde bulunan ”Türk milliyetçiliği bazı kesimlerde ırkçılığa dönüştürülmek istenmektedir. Ülkücü mafya bunlardan yararlanmak istemektedir.” ibaresinin, irticanın yanında ülkücü mafyanın da ulusal güvenlik tehditi olarak algılanmaya başlanmış olmasıdır.

Devlet Bahçeli Dönemi’nin önceliği, özellikle son yıllarında “bilge lider” imajını vermeye çalışmış olan Türkeş’in izlerini silmeye çalışmak ancak bunu parti tabanını küstürmeden yapmak olmuştur.

MHP’de önceleri slogan haline gelmiş olan “lider-teşkilat-doktrin” üçlemesi, yükün eşit dağıldığı bir sacayağını ifade etmez, burada liderin her daim özel bir ağırlığı vardır. Bu liderlik son derece karmaşık dengelerin, zıt dinamiklerin ve son derece keskin çatışmaların üstünü örter ve temel yapıyı bir arada – tabir-i caizse hizada - tutmaya yarar.

Devlet Bahçeli’nin öncelikli amacı olarak belirttiğim “Bilge Lider”in izlerini silme çalışmaları parti içindeki hassas dengeler Bahçeli’nin lehine dönene kadar bekletilmiş ve bu tarihten sonra hızlandırılmıştır. Temel ilkeler olarak kabul edilen “9 Işık Doktrini”ne yeni parti tüzüğünde başlangıç kısmında sadece “değinilmiş”tir. Partinin çehresini değiştirme çalışmaları, özellikle MGK Bildirisi’nin de etkisiyle tabanda da hissedilmiştir. Partinin sokak gücü olarak da bilinen Ülkü Ocakları’ndan tasfiyeler ve Ülkü Ocakları’ndan Alperen Ocakları’na geçiş, bir anlamda da MGK’nın tehdit algısından ötürü tabandaki tehditten kurtulma amacı taşımış bir süreç olmuştur. Tüm bunlara medyada MHP lehine yürütülen kampanyalar ve MHP’nin değiştiğine ilişkin çıkan haberler de eklenince Bahçeli’nin parti içi temizliği kolaylaşmıştır.

Bahçeli’nin yeni tutumunda yer alan ibarelerse gelenekselcileri bir hayli kızdıracak niteliktedir. “Türk milliyetçilerinin kısır döngülerin ve siyasi açmazların içinde bulunmayacağını” ve “demokrasi ya da cumhuriyet karşıtı bir tavır içinde olanların en başta savundukları değerlere ve milli birlik ve beraberliğe zarar verdiklerini” belirtmiştir. “MHP’nin geçmişten geleceğe yürüdüğünü” de ekleyen Bahçeli, bu tutumuyla gerek gelenekçilere gerek yenilikçilere açık bir çağrıda bulunmuş ve partiyle birlikte olup olmadıklarını sorarak kesin bir şekilde yeni kadronun netleşmesini tamamlamıştır.

Elbette ki tüm bunların yukarıda değindiğim tehdit algısıyla ve Türkiye’de mevcut tarihsel blokla olan ilişkileri bozmamak amacı taşıdığı öncelikle ilk genel seçimle ve sonrasında da hükümet ortağı MHP’nin söylemleriyle ortaya çıkmıştır. Kısa erimli siyasal kaygılar dolayısıyla söylemlerini sertleştiren Bahçeli, potansiyel tabanı olarak gördüğü sağ görüşlü seçmenden daha büyük destek almak amacıyla nefret söylemleri kullanmış ve dönemin en önemli iç siyasal sorunu olan PKK sorunuyla ilgili olarak “öteki” söylemleriyle 1999 seçimlerinin ardından iktidar ortağı olmuştur.

Abdullah Öcalan’ın idamı konusu, 2002 seçimlerinde MHP’nin meclis dışında kalmasının bir numaralı nedeni olarak gösterilmektedir. Çünkü 1999 genel seçimleri öncesinde MHP’nin söylemleri “terörist başına ölüm!” , “Bebek katili Apo’dan intikamımızı alacağız”, “Asmayanı millet affetmez” gibi halkın vicdanını okşayan türden söylemler olmuştur. Ancak “taç giyen baş akıllanır” sözünü onaylar bir biçimde, hükümet ortağı MHP, seçim öncesindeki söylemlerinin aksine, parti içinde de mücadele vererek, idam cezasının kaldırılması yolunda –kimi milletvekillerine rağmen- adımlar atmış ve belki de kuruluşundan bu yana ilk defa insan hakları bağlamında bir “doğru”ya imza atmıştır. Ancak bu doğru halkın gözünde MHP için büyük bir yanlış olarak değerlendirilmiştir.

MHP’nin Avrupa Birliği meselesindeki tutumu, 3’lü koalisyon içindeki en muhalif tutumu olmuş ve koalisyonun sona ermesinin de en büyük nedeni olmuştur.Ülkesel yetkilerini bir üst otoriteye devretmeyi reddedeceğini ve devletin bekası için her riski göze alacağını belirten MHP, kuruluşundan itibaren olduğu gibi, bireyciden çok devletçi tavrını ortaya koymuştur. Ayrıca MHP’nin kuruluşundan bu yana izlediği tavırda her daim var olan ABD taraftarlığı da söz konusu AB karşıtlığında tezahürünü bulmuştur. Ancak yine de Devlet Bahçeli’nin yönetimindeki MHP, tüm çekincelerine rağmen, AB müktesebatına olumlu oy vermiştir. Ve aslında tam da bu noktada MHP’nin “ılımlı ve uzlaşmacı iktidar ortağı” rolünün MHP’nin doğasına ne denli aykırı olduğu gerçeği bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Tüm bunların sonunda 2002 genel seçimleri ve MHP’nin meclis dışında kalışı gelmektedir. Ortadadır ki bu seçim yenilgisinin nedenleri arasında siyasette çokça rastlanılan vaatlerle eylemlerin örtüşmemesi durumu önde gelir. 2002 seçimleri sonrasında MHP’nin içteki restorasyon süreci, özellikle AKP’nin siyaset sahnesine çıkıp geniş bir taban kazanması nedeniyle uzun sürmüş ve istenilen ölçüde başarılı olamamıştır. Ancak son dönem seçimleriyle, yükselen Kürt Milliyetçiliği’ne bir tepki olarak Türk Milliyetçiliği’nin de çıkışa geçmesi, 2007 seçimleri sonrasında MHP’ye mecliste 71 sandalye kazandırmıştır. Bu durum, Bahçeli’nin deyişiyle toplumsal ihtiyacın bir sonucu olmuştur. Ancak söz konusu durumun arkasında yatan dinamik, bir milliyetçiliğin bir ötekini beslemesinden başka bir şey değildir.

2007 seçimleri sonrasında mecliste temsil yetkisini tekrar kazanan MHP, dönemin uluslararası konjonktürüne de uygun olarak gündemdeki sorunları (Kürt sorunu, AB müzakereleri, Kıbrıs sorunu, BBP ekseninde yükselen milliyetçilik ve Hrant Dink Suikastı gibi azınlıklara yönelik gayri-insani, gayri-vicdani ve gayri-ahlaki eylemler) tek bir “esas mesele” haline getirmeye çalışmaktadır. Bunu yapma sebebi de hiç kuşkusuz muhalefetin özgün sesi olabilmek ve tutarlı bir duruş sergileyebilmektir.

Anthony Smith’in milliyetçiliğin depolitizasyonu, milletin normalleştirilmesi ve milliyetçiliğin ritüelleştirilmesi şeklinde tanımladığı süreç gibi Türkiye’de de gerçekleştirilmesi faydalı olacak süreç milliyetçiliğin siyasal gücünden uzaklaştırılıp sembolik düzeye indirgenmesidir. Bu noktadan hareket edersek, MHP’nin değişip değişmediği konusunda, bunun bir tercih olmayacağını aksine çağın bir gereği olacağını da söyleyebiliriz.

Aynı zamanda küreselleşmeye tepki olarak son yıllarda yükselen milliyetçilik de ulus-devletin aşınmasına bir tepkiden ibarettir. Kondratiyev eğrilerinden yola çıkarsak, söz konusu dönemin, kriz öncesi duraklama evresini yaşadığını söyleyebiliriz.Bu dönem içinde MHP’nin siyaset sahnesinden silinmek ya da evrilerek devam etmek arasında çatal bir tercih yapması gereği ortadadır. Bu tercihin gerekli olduğuna örnek olarak, dar anlamda milliyetçiliğe atıf yapan siyasi partilerin(DTP, MHP ve CHP) taban kaybettiklerini örnek göstermek de yanlış olmayacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin ortaya çıkışından bugüne, bu partinin bir siyasi program veya problem çözme aracından ziyade bir duruş bir tepki olarak süregelmesi MHP’nin aktif siyaset içindeki zaafının temelini oluşturmaktadır. Bu da MHP’nin kuruluşundan itibaren İspanya’daki falanjist hareketle olan benzerliklerini akla getirmektedir. Bir duruş olarak MHP’nin tutumu, taşranın gücünü yanına almak ve –ilk zamanlardaki- işçi düşmanlığıyla birlikte düşünüldüğünde neden herhangi bir problemin çözümü için araç olarak kullanılamadığı da görülmüş olur.

MHP’nin faşizan ve radikal yapısından farklılaşarak kendisini yeniden inşa etmesi, çağcıl bir toplumda daha geniş bir tabana seslenebilmesinin yegane yoludur. Aşırı muhafazakar ve radikal milliyetçi kimliğini atmaya çalışırken zaman zaman kısa erimli siyasal kaygılarla kullanılan söylemler partinin duruşunu özetlemede yanıltıcı olabilir. MHP’nin değişip değişmediğini anlamak için uzun süreli kararlarına ve uygulamalarına bakıp güncel sorunlara yaklaşımlarına ve problemlerin çözümlerinde üstlendiği rollere bakmak gerekir.

Faşist denemese de örgütleniş yapısı bakımından faşizan ve kadrolaşması bakımından da askeri bir disiplini anımsatan MHP, günümüz Türkiye’sinde sadece ikame edilecek bir parti olmadığını göstermek ve bir kitle partisi olduğunu kanıtlayıp Türk Milliyetçiliği’nin evrilip çağa uygun biçime sokulmuş temsilcisi olduğunu göstermek için, başta teşkilatlanması olmak üzere bir değişikliğe gitmeli ve ülkücü mafya ile olan ilişkilerinin sonlandığını kamuoyu önünde göstermelidir. Bunun dışında yapacağı eylemler ve sergileyeceği duruşlar MHP’ye yönelik “değişikliği sadece söylemlerinde kaldı” gibi eleştirilerin devamına sebep olacaktır. Ve bu başarılamadığı sürece de yükselen Türk Milliyetçiliği durulup çağa daha uygun bir biçimde tepkilerini demokratik bir şekilde dile getirmeyi öğrenemeyecektir.


Gökhan Özcan

2 Aralık 2008 Salı

SİNEMA SANATI GÖZÜYLE MUSTAFA FİLMİ

Sinema sanatı gözüyle Mustafa filmi‏
Kimden: Mahiye Morgul (mahiye@gmail.com)
Gönderme tarihi: 02 Aralık 2008 Salı 00:42:53
Kime:

Abdullah Görgün bu filmi sinema dili açısından ele aldı.
Drama Pedagojisinde ÜST BAŞLIK, oyunun/dosyanın özetini verir; girişte kullanılan korku sahnesi hakkında yaptığı yorumda yerden göğe haklıdır.

Mihri Belli'ye, Yunan devrimcilerinin verdiği adı bu arada öğrenmiş olduk; KAPTAN KEMAL.

Sevgiyle
Mahiye


MUSTAFA MISTIK!


Abdullah Gürgün


Can Dündar'ın "Mustafa" filmini görenlerin sayısı bir milyonu aşmış.
Olumlu, olumsuz yazılar, eleştiriler, övgüler, sövgüler sürüyor.

Dündar filmi yerenlere hemen "Filmi gördün mü?" sorusunu yöneltiyor. O nedenle hemen belirteyim. Ben filmi izledim. Üstelik yıllarca İsveç Devlet Televizyonu'nda ve İsveç Devlet Radyosu'nda (Dündar'ın ustası Mehmet Ali Birand da bizim Brüksel muhabirimizdi) belgeseller yapmış, halkla ilişkiler, gazetecilik ve film eğitimi almış bir belgeselci ve gazeteciyim. O nedenle kendimde bu filmin eleştirisini yapma hakkını
fazlasıyla görüyorum.

Yine baştan söylemeliyim: Yetişkinlere filmi görün ya da görmeyin demek istemiyorum. Ancak çocukların izlemesini uygun bulmuyorum. İsveç'te bu filmi 15 yaşından küçük çocukların görmesi yasaklanır. Türkiye'de de çocukların görmesini sakıncalı buluyorum. Nedenini açıklayacağım. Elden geldiğince de üzerinde durulmamış olan noktalara değinmeye çalışacağım.

Filmi izledikten sonra Can Dündar'ın kalemini çok ustaca kullandığı ve film zanaatını da iyi öğrenmiş olduğu konusunda kuşkum kalmadı. Filmde sözcükler seçilerek ve eksik bırakılarak kullanılmış. Sözün gerisini düş gücünüzü kullanarak kafanızdan tamamlayacaksınız. Film görüntü sanatı olduğuna göre "bir resim bin sözcüğe bedeldir" diyerek olayı kafanızda şekillendireceksiniz. Dündar amaca uygun mükemmel bir ticari film yapmış. "Efendim iyi niyetinden kuşkumuz yok AMA şu hataları yapmış" gibi bir yaklaşımı ben ne yazık ki paylaşmıyorum. Can Dündar attığı her adımı bilerek profesyonelce atmış.

Filmin adına belgesel deniyor. Bana göre belgesel değil, kurgu.
Gerçeklerden yararlanılarak yapılan bir kurgu film. Can Dündar fılmde hem belgesel hem de kurgu filminin ögelerinden yararlanmış Canlandırmalar yaparak filmi etkili hale getirmiş. Şekil olarak belgesel kurgu film diyebiliriz. Belgesellerin de aynı zamanda bir kurgu olduğunu, öznellik taşıdığını unutmayalım. Örneğin bir kişiyi
pencerenin önüne oturtup konuşturuyorsunuz, yüzü karanlıkta görünmez. O zaman adam devlet sırrı açıklıyor gibi bir etki yapacaktır. Bir de adamı güllük gülistanlık yerde konuşturuyorsunuz. O da neşeli mutlu bir hava verecektir. Burada açıkça yönetmenin öznellliği belirleyici olmaktadır. Adam aynı şeyleri söylese bile etkisi değişecektir.

Diğer bir örnek olarak da kendi sesini kullanmasını verelim. Can Dündar'ın sesi amacına uygun bir ses. Ağlıyor mu gülüyor mu, ciddi mi değil mi anlaşılmıyor. İzleyiciyi uyuşturan bir ton kullanıyor. Yeri geldiğinde alay ediyor ama ciddi sanıyorsunuz. Ya da tersi. Şimdi siz bu filmde söz gelimi tok sesli tiyatrocu Mazlum Kiper'i kullansanız izleyici coşar. Müşfik Kenter'in yumuşak, müşfik sesini kullansanız
Mustafa Kemal'e büyük sevgi duyar. Can Dündar kendi amacına uygun ses
oynaklıklarıyla okuyor. Sonuçta büyük bir başarıyla güvenilmez bir film kahramanı yaratılıyor.

Can Dündar zanaatını usta bir terzi gibi icra etmiştir. Müşteriye istediği kumaştan, istediği model ve bedenine oturacak giysi yapmak da her babayiğidin işi değildir. Filmi beğenenlere, beğenmeyenlere ve orta yolculara da bakarak müşterinin kim olduğunu bulabilirsiniz.

Yakında İngilizce alt yazılı ya da dublajlı olarak MOUSTAPHA adıyla yurtdışına satılırsa çok beğenileceğine eminim. Ancak Dündar'ı aşırı işbirlikçi bulup alay edenler de çıkabilir. Batılının hepsinin yalakalardan hoşlanacağını
savlamak da aymazlık olur.

Dündar filminde çok kullanılan bir dramatürgi modelini uygulamış. Bu model bir devenin üst tarafının yandan görünüşüne benzer. İlk önce devenin başındaki kısa kaviste ilk vuruş yapılır. Filmin ana fikri/ana çizgisi hakkında fikir veren kısa çarpıcı ilk bölümdür. Sonra olaylar geliştirilir, çatışmalar, çelişkilerle heyecan doruğa çıkarılır. Bu doruk devenin hörgücüdür. Sonra çelişkiler çözülmeye başlar, inişe geçilir, olaylar dinginleşir ve sona gelinir.

Dündar'ın ilk girişteki vuruşu korkunçtur. Gerçekten korkunçtur. Bir korku filminin girişidir. Nasıl?

Mustafa Kemal'in bir ağabeyi üç yaşındayken ölmüş. Deniz kıyısında kumsala gömmüşler. Bir gece rüzgar fırtına kumları uçurmuş. Ortaya çıkan bebeği çakallar yemiş. Bu sahneyi Can Dündar bir Drakula filmi gibi canlandırmış. Karanlık feci bir gecede mezar başında dolanan çakallar… Ve bu resimlerin üstünde ağlar gibi konuşan titrek bir Can Dündar sesi…

Drakula'da Türkleri kazığa oturtan Kazıklı Voyvoda'dan esinlenerek yaratılan bir kahramandır. Şimdi de Mareşal Gazi Mustafa Kemal
Atatürk'ten esinlenerek yapılan MUSTAFA adlı korku filmini izliyorsunuz. "Mustafa" da daha bir dinsel içerik var. "Kemal" ise devrimcidir (Devrimci önderlerden Mihri Belli de Yunan iç savaşında
doğal olarak Kapetan Kemal kod adıyla anılıyordu).

Filmi izleyen çocuklar bu sahneden korkmazlar mı?

Şimdi bu ilk vuruşun filmin içeriği için verdiği mesaj nedir? "Bu aile uğursuz, lanetlenmiş bir ailedir!" Öyle mi?

Böyle bir olay olmuş mudur? Hiç mezar kazacak yer kalmadı da o sahile mi kazdılar? Rüzgar nasıl o toprakları kaldırmış atmış? Çakallar sahile inerler mi? Bunları ben bilmiyorum ama bildiğim bir şey var:
Kendini bilen hiçbir gazeteci ya da belgeselci böyle bir olay olmuşsa bile bunu koymaz. Neden koymaz? Çünkü hiçbir etik anlayışa uymaz…


Kendinizi o ailenin yerine koyun. Çocuğunuzu mezarında çakallar yiyor. Bunu göstermek delikanlılığa da uymaz, insanlığa da. En hafif deyimiyle ayıptır, utanmazlıktır. Buna" belden aşağı vurmak" da diyebiliriz.

Can Dündar sesini titreterek anlatmaya devam ediyor. Mustafacık bu öyküyü dinleyerek büyümüş, kendini çok yalnız hissettiği için kendisine ayrı bir yuvacık yapmış. Hep oraya sığınırmış. Aklıma çocukluğumda evimizin arkasındaki boşluğu kendi mekanım olarak kullandığım geldi. Duvarlara ağaç dallarından, tahtalardan yaptığım oyuncakları, tabanca ve tüfekleri dizdiğimi anımsıyorum. Evcilik de oynardık. Ama Mustafa yalnız ve bunalımlı çocuk olduğu için evden kaçıp sığınıyormuş oyuncak evine.

Sonra dayısının oraya göçmüşler. Orada dayısının tarlasında kardeşi Makbule ile karga kovalıyormuş. Onu da güzel canlandırmış, kurgulamış.
Ama tarlada değil kırlarda koşuşuyorlar. Ekin diye bir şey yok ortada. Her yer çiçek. "O kadar kusur kadı kızında da olur", diyelim. Yalnız bu bölüme, bir gün kardeşinin kafasına yoğurt çanağını geçirdiğini de koyabilirdi ve "Bunalım geçirdiği için çok asabiydi" diye de bir söz söyleyebilirdi. Filmin sonunda gösterdiği yalnızlıklar içindeki Atatürk'ün bunalımlarına neden olarak, Freudçu bir yaklaşımla, bu çocukluk günlerindeki sorunları gösterilebilirdi. Unutmuş olmalı.

Bu sahnelerde Mustafa'yı bir Yunan çocuğu oynatarak canlandırmış. Tesadüfen olabilir mi? Hayır. Bence Can Dündar'ın orada ince bir mesajı var. Bazı Atatürk düşmanlarının "Yunan tohumu" küfrüne göz mü kırpıyor? Yoksa yurtdışına satışta Yunan dostluğu diye yutturma amacı mı taşıyor? Ama bunları söylediğinizde alacağınız yanıt"Ne var canım, ırkçı mısınız?" olabilir.

Yeri gelmişken söyleyelim, filmin müziğinin de Goran Bregovic'e yaptırılması da tesadüf değil aynı ticari kafanın ürünüdür. Türkiye'de film müziği yapacak müzisyen yok mu? Var. İşte Cannes Fim Festivali'nde Yol filminin müziğiyle en iyi müzisyen ödülünü almış olan Zülfü Livaneli. Müzisyenimiz var ama bence hesap gene başka ve Zülfü o hesaplara uymuyor.

Okul döneminden askerlik maceralarına, Istanbul'daki aylak gençlik günlerine, Suriye'ye sürülmesine geçiliyor. Daha sonra Vahdettin'in
yurtseverliği, Mustafa'yı Samsun'a yollayışı, Mustafa'nın Vahdettin'e ihanet edip kafasına göre takıldığı, Kazım Karabekir'in geldiğini duyunca yüzünün korkudan nasıl solduğu, inek sürüsünü düşman zannedip ödünün koptuğu ve karanlıkta uyuyamadığı ballandıra ballandıra anlatılıyor. Sonunda bu korkak adam Mustafa zafere ulaşıyor. Burası filmin doruk noktasını oluşturuyor. Zaferden sonra inzivaya çekiliyor. Saraylarda zevk-ü sefa içinde emekli yaşamına başlıyor. Rakılar, cıgaralar, hatunlar! Yiyelim içelim eğlenelim! Yan gelip yatıyor, tarih kitapları okuyor. Vakit doldurmak için de Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi'nin mana ve ehemmiyetini anlatmaya çabalıyor.

Yalanlar, yanlışlar, saptırmalar, çarpıtmalar… Bunlar yeterince ele alındığından bunlara değinmiyoruz. Gözden kaçan ufak bir noktaya dikkat çekelim yalnız: Mustafa Kemal'in tarih ve dil konularına olan ilgisi "emeklilik(!)" döneminden çok önceleri de vardır. Daha Suriye'de bulunduğu sıralar dilci bir gençle tanışır: Agop Bey. O sıra Agop Bey Doğu cephesinden sürülen Ermeni kökenli genç bir yedeksubay askerdir. İngiliz esirlerle konuştuğu için casusluk ettiği şüphesiyle getirilir. Mustafa Kemal kelepçeleri çözdürür durumu sorar Agop beyin suçsuz olduğunu anlar. Agop Beyin cebinden Almanca yazılmış Türk Dili Gramer kitabı çıkar. Alman subaylara Türkçe öğretmektedir. Mustafa Kemal ile Agop Bey dil ve Latin alfabesi üzerine sohbetler yaparlar. Latin alfabesi, dil, tarih konuları o zamanlardan aklındadır Mustafa Kemal'in. O Agop Bey de işte daha sonraları Türk Dil Kurumu'nun başdanışmanı olan Profesör Agop Martayan Dilaçar'dır. Ve soyadı Dilaçar'ı Mustafa Kemal'in önerisiyle alır. Mustafa Kemal'e Atatürk soyadı verilmesi de Agop Bey'in önerisiyledir. Agop Bey Atatürk'ün ölmeden son görmek istediği kişilerdendir. "Dil çalışmalarını aksatmayın" der son günlerinden birinde. Can Dündar'ın ayyaş adamı
ölüm döşeğinde bile bir sürü memleket meselesi arasında dil çalışmalarını da görmektedir.

Can Dündar bunları bilmez mi? Bilmezse niye öğrenmez? Bilirse niye söylemez?

Dündar'ın yine sesini bir hoş ederek,Mustafa Kemal'in Hilafeti kaldırmasın nedeninin çocukken hocası Kaymak Hafız'dan yediği dayağın intikamı olduğunu öne sürmesi beni yerimden hoplattı. Burada kahkahayı basmaktan ve "Ohaaa! Çüş birader bu kadar da olmaz!" demekten kendimi
alamadım doğrusu. Okulda bize "izleyiciyi sakın aptal yerine koymayın" derlerdi. İzleyiciyi bu denli saygısızca aptal yerine koymak için ancak Can Dündar olmak gerekiyor galiba. O zaman benim de "sen önce aynada kendine bak" deme hakkım doğuyor kuşkusuz.

Beni şaşırtan bir diğer nokta da, Atatürk'ün kendisine suikast girişimi yapıldıktan sonra içlerinde yakın mücadele arkadaşları da olmak üzere pekçok kişiyi tutuklattığının söylenmesiydi. Atatürk daha sonra en yakın arkadaşlarını affetmiş, gerisini astırmış.

Can Dündar'ın romantik(!) sesinden dinliyoruz: "Devrim yine kendi çocuklarını yedi".

Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimleri sihirli bir değnek yardımıyla gerçekleştirmediğini söylemeye bilmem gerek var mı? Bu devrimleri gerçekleştirmek belki de Kurtuluş Savaşı'nı gerçekleştirmekten zordu. Çünkü dost düşman belli değildi, en yakınındaki dostları bile engelleme peşindeydi. Devrimci ve karşı devrimci çizgi sürekli mücadele ediyordu.

Kemal yine kelle koltukta, CHP bayrağındaki altı okla açıklanan devrimci, bağımsızlıkçı, halkçı, laik, devletçi, ulusalcı, cumhuriyetçi çizgiyi savunuyor. Hilafet de, saltanat da öyle kaldırılıyor. Başka türlü kaldırılmasına olanak var mı? Kaymak Hoca'dan intikam için bunlar yapılamayacağı gibi en yakın arkadaşlarını karşısına alarak da olmaz. Hatır gönül tanımadan, kararlılıkla ama en geniş ittifaklar kurularak gerçekleştirilebilecek işlerdir bunlar.

Filmimizin sonlarına doğru, Atatürk'ün akşamları ud dinleyip, bir büyük rakı, üç paket sigara, 15 fincan kahve tükettiği, efkarından ağlayıp zırladığı, dengesiz, hasta bir adam haline geldiği söyleniyor.. Af buyurun ama mahalle kocakarıları bile böyle dedikodu etmez.

Bir de bir çelişkiye düşüyor burada Can Dündar. Bu ayyaş adam Hatay'ı kurtarmak için yorucu bir seyahate çıkıyor. Bir bakıma intihar ediyor. Şimdi zevk-ü sefa içinde bunalımlar yaşayan adamın Hatay'ı kurtarmak için intihar etmesi nasıl olur?

Filmin sonunda yalnızlık ve Rumeli özlemi içinde ölüyor. Çok acıklı bir son!

Ve birçok izleyici duygulanıyor. Gözyaşlarını tutamıyor. Can Dündar artık amacına ulaşmıştır.

Ne izlemiştim ben? "Mustafa Mıstık / arabaya kıstık / üç mum yaktık / seyrine baktık" gibi basit, bayağı, banal bir öykü.

Mustafa Kemal'le ilgisi yok. Mustafa Kemal hakkında bir belgesel yapacağınız zaman seçebileceğiniz o kadar çok malzeme var ki! Seçtiğiniz şeyler önem taşıyacaklar. İzleyiciye bir şey söyleyecekler.
Burada Osmanlı Devleti'inin yıkıntıları üzerine Türkiye Cumhuriyetini kuran asker Mustafa Kemal olmadığı gibi o cumhuriyeti çağcıl uygarlıklar düzeyine çıkaran Atatürk de yok. Can Dündar da o savı öne sürmüyor. Dündar, Mustafa Kemal Atatürk'ün insani yanlarını İLK KEZ(!) öne çıkardığını öne sürüyor. Kendine uygun bazı ayrıntıları yalan yanlış, çarpıtarak ortaya dökmüş, Mustafa Kemal'in insani yanlarını, özünü, bağımsızlıkçı, isyancı, halksever ve yurtsever yanını öne çıkarmıyor Can Dündar, çarpıtıyor, çarpıtıyor…

İnsanı yaşadığı zaman, mekan ve koşullar içinde değerlendireceksiniz. İnsan Atatürk halk adamıdır. Tam anlamıyla "delikanlı" adamdır. Biraz argo söylersek " kıyak" adamdır. Jantidir. Mükemmel giyinir. Evet içkisi sigarası vardır. Yemeyi içmeyi sever. Hanımlarla ilgilenen, müziği dansı seven, aydınlanmacı, yurdunu halkını seven bir entelektüeldir. Bir devrimcidir. Bol bol kitap da okur, masa da kurar. Masasında karatahtanın eksik olmadığını bilmeyen yoktur. Yeri gelir müzik de dinler zeybek de oynar. Müthiş şakacıdır da. Atatürk'ün fıkralarını bilmeyen var mıdır Can Dündar'dan başka? Çağının en büyük devrimcilerindendir. Somurtan, yalnız, bunalımlı insanların işi değildir devrim yapmak. Devrim coşkulu insanların işidir. Devrim "Hoca Nasreddin gibi ağlayan / Bayburtlu Zihni gibi gülen"lerin işidir.

Peki Atatürk hatasız mıdır? Böyle birşeyi kimse öne süremez. Ancak onu belirleyen özellikler olumlu yanları mı yoksa olumsuz yanları mıdır? İşte bir film yaparken çok ince düşünülecek noktalar bunlardır. Can Dündar da düşünmüş ve Mustafa Kemal'i Mıstık yapmayı başaracak malzemeyi yaratmış ve kullanmıştır.

Bence Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten esinlenerek yapılmış bir kurgu film olarak birkaç puanı hak edebilir "Mustafa". Ama onun insani yanlarını ele alan bir belgesel olarak öne sürerseniz puanı sıfırdır.

Filme gelen övgü ve yergileri iki uç örnekle değinelim.

Mehmet Ali Birand pişmiş kelle gibi sırıtarak filmi göklere çıkarıyor, "Mutlaka gidin" diyor. Atatürk'ün manevi kızı, Atatürk'ün huyunu suyunu Can Dündar'dan çok daha iyi bilen Ülkü Hanım ise, "Gitmeyin. Hatta bu film gösterimden çekilmelidir" diyor.

Bu kadar yazılıp çizildikten sonra isteyen gider isteyen gitmez. Filmi izledikten sonra, "Helal olsun aldığı paralara, güzel film yapmış" demek de, "Haram, zıkkım zehir olsun, burnundan fiti fitil gelsin
verdiğim bilet parası ve kazandığı tüm paralar" demek de artık size kalmış.

Ben son olarak filmin amacı konusundaki kendi görüşümü söylemeliyim: Bu film, EVET, pek çok kişinin "psikolojik savaş" olarak nitelendirdiği çabaların bir parçasıdır. Irak üzerinden ABD,
Yunanistan ve Kıbrıs üzerinden AB tarafından kıskaca alınmış bir Türkiye'nin direnme gücünü içten kırma çabalarındandır. Ulusun özgüveni yok edilmeye çalışılmaktadır. Ulusal değerler ayaklar altında çiğnenerek "siz adam mısınız? Sizin En kralınız bile beş para etmez" denmeye getirilmektedir. Hele Ergenekon tertibiyle (burada da malum Ergenekon destanı, terör örgütü olarak genç zihinlere yerleştirilmeye çalışılıyor) aynı zamana getirilmesi de bu planın inceliğini iyice gözler önüne sermektedir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün düşmanları ve yobazlar ona eskiden beri "Gök gözlü sarhoş şeytan" derler. Buna en güzel yanıtı ünlü Hiciv ustası Neyzen Tevfik vermiştir (bir iddiaya göre şiiri yazan Mutlu
Çelik'tir).

Şöyle:

BRE MELUNLAR

Ne ararsın tanrı ile aramda?
Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yoksa haramda
Başı açığa neden türban sorarsın?

Rakı,şarap içiyorsam sana ne?
Yoksa sana bir zararı,içerim
İkimiz de gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.

Esir iken mümkün müdür ibadet?
Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et...
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.

İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.

Neyzen Tevfik

BATI DENİLEN BİLİNMEZ

BATI DENİLEN BİLİNMEZ -1-1 Aralık 2008 Pazartesi, 7:23
BATI DENİLEN BİLİNMEZ -1- BATI = BEŞ BENZEMEZ!

Bugünlerde ülkemizde "DÜNYAYLA BÜTÜNLEŞMEK" palavrasının arkasına sığınarak, bir BATI'YA YARANMA ve YAMANMA politikası yürütülüyor!...
TÜRKİYE, kapitülasyonlardan bin beter şartlar getirecek olan GÜMRÜK BİRLİĞİ'ne girdi!.. AVRUPA BİRLİĞİ'ne alınmak için KIBRIS'ı, hatta GÜNEYDOĞU ANADOLU'yu gözden çıkartmış politikacı ve "aydın"larımız var!..



NATO genişliyor, MÜSLÜMAN ülkelere saldırmaya hazırlanan bir HAÇLI İTTİFAKI haline geliyor!...



A.B.D. bizi İSRAİL'le can-ciğer kuzu sarması yapmak için özel bir gayret sarfediyor!.. Böylece diğer MÜSLÜMAN ÜLKELER ile, TÜRK CUMHURİYETLERİ ile, hatta MAZLUM GERİ KALMIŞ ÜLKELER ile aramızı açmak istiyor!.. Bizi kullanıp onları EZMEK, SÖMÜRMEK istiyor!..



Yıllarca AMERİKAN uçakları TÜRKİYE'den kalkıp komşumuz IRAK'ta MÜSLÜMAN kardeşlerimizi, TÜRKMEN soydaşlarımızı bombaladı!.. IRAK'ı TÜRKİYE'ye can düşmanı yapma, bölgede bir uydu "kürt devleti" kurup hem petrolü ele geçirmek, hem de TÜRKİYE'yi bölmek çabası artık saklanmıyor bile!..



Hem AVRUPA, hem A.B.D. bir yandan kendine yapılan terörist saldırılara olmadık sertlikte karşılık vererek mazlumların ölmesine sebep olurken, bir yandan da bizdeki ve diğer müslüman ülkelerdeki bölücü terörü destekliyor!.. ENDONEZYA'dan DOĞU TİMOR' u koparttı, şimdi başka kısımlarına göz dikti. Daha önce YUGOSLAVYA'yı parçalayıp, MAKEDONYA ve KOSOVA'yı perişan ettiği gibi!..



Ermeni dölü APO İtalya'ya sığındı da; ne o, ne Almanya, ne İngiltere, ne Fransa geri verilmesine yanaşmadılar!.. Asılmasın diye uğraştılar, ve sözde milliyetçi MHP'yi bile idam cezasını kaldırma konusunda "ikna" ettiler. Ondan sonraki AKP hükümetleri de "ikna" olup içerdeki teröristleri sokağa salacak "pişmanlık" yasaları çıkarttı... sanki aralarında pişman olan varmış gibi!..



Bunlar sürerken bir yandan da "dostluk, müttefiklik, işbirliği" palavraları havada uçuşuyor!.. Hâlâ dışarda ve içerde, "özelleştirmenin mucizevî fazileti, globalleşmenin yararları, serbest piyasa ekonomisinin üstünlüklerinden, dünyaya açılmanın inanılmaz hafifliğinden dem vuruyorlar.



Batılılar bizde hep "ufak" bir kusur buluyorlar!.. Biz "insan hakları"na saygılı değilmişiz!.. Bizi biraz "islah" etmek, "yontmak" istiyorlar!.. Ama ne kadar uğraşsalar, bir türlü adam olamıyoruz... Önümüze bir takım "uyum" paketleri koyuyorlar, uyuyoruz, gene olmuyor... Hadi, bir paket daha!..



Çetin Altan'ı, Mehmet Altan'ı, Ahmet Altan'ı, alta yatanı hep "bizim geri olduğumuz, medeniyeti ve demokrasiyi ancak BATI'dan öğrenebileceğimiz, BATI ile bütünleşmezsek yok olup gideceğimiz"i söyleyip duruyorlar!..



Biz bunlara hiç mi hiç katılmıyoruz!.. Bu yazı dizimizde, bize çok makbul bir şeymiş gibi yutturulan BATILILAŞMA konusunda, kendi fikirlerimizin yanı sıra, yerli ve yabancı yazarların bu konudaki düşüncelerine yer vereceğiz... BATI DENEN BİLİNMEZ'i biraz olsun tanıtmak; sinsi emellerini anlatmak istiyoruz!..



Çünkü kimse BATI İNSANI'nı tanımıyor!.. BATI ZİHNİYETİ'ni bilmiyor!.. ZALİM EMPERYALİST HIRİSTİYAN BATI TARİHİ'nden bihaber!.. Daha 50 yıl önce bu YAMYAMLAR'ın insan yağından SABUN, insan saçından ELBİSE, insan derisinden ÇANTA yaptığını hatırlamıyor!.. Varsa yoksa bir BATI HAYRANLIĞI!..



Ancak bir endişemiz var... 1838'den beri (TANZİMAT) beyinler bu konuda öylesine yıkanmış ki, biz ne söylesek, hatta bazı yerli yazarlardan alıntılar yapsak, inandıramıyacağız gibi geliyor!.. Çünkü kim ağzına açsa, "TÜRKİYE terchini BATI'dan yana yapmıştır!" diyor!..



Acaba bu tercihi kim yaptı?.. ATATÜRK mü?.. Asla!..



ATATÜRK hiç bir zaman BATI ülkelerine güvenmemiş, onlarla 20 yıllık (1918-1938) SİYASİ hayatı boyunca hiç bir İTTİFAK'a girmemiştir!..



Tercihi yapan, baştan beri MANDACI olan İSMET PAŞA'dır!.. (1947) Bugün onun TESLİMİYETÇİ, PISIRIK, BATI HAYRANI DIŞ POLİTİKASI "atatürkçülük" diye bilinmekte, gençler yanıltılmaktadır!.. Tam 50 yıldır bu SİNSİ OYUN böyle sürüp gitmektedir!..



Ama biz kararlıyız!.. Artık bu OYUN'a bir SON vereceğiz!.. MANDACILAR'ın, SAHTE "ATATÜRKÇÜ"LER'in, SATILMIŞLAR'ın, VATANI DEVLETİ SATMAYA YELTENENLER'in, HAİN BÖLÜCÜLER'in foyasını meydana dökeceğiz!.. Güvendikleri BATI'yı, yerin dibine batıracağız!..



İddiaların aksine, ATATÜRK "batıcı" olmak ne kelime; HIRİSTİYAN EMPERYALİST KAPİTALİST ZALİM BATI DÜNYASI ile, onlara UŞAKLIK eden YERLİ İŞBİRLİKÇİLER'den nefret eder!.. Ülkenin içinde bulunduğu SEFALET ve ÇÖKÜNTÜ'yü bu iki HABİS RUHLU güruhun bir arada hareket etmesine bağlar:



- Milletimiz asırlardan beri iki müstebit kuvvetin, iki imhakâr kuvvetin baskısında müteessir ve müteellim olmakta idi!.. O iki kuvvetten birisi doğrudan doğruya MEMLEKET ve MİLLETİ İDARE ETMEK İDDİASINDA BULUNAN MÜSTEBİTLER... ikincisi bütün bir EMPERYALİST ve KAPİTALİST ÂLEM'dir!..



Asırlarca bu İKİ KUVVET'in BASKI'sı altında kalmış olan MİLLET, tabii gayet ZEBUN bir haldedir!.. (13.10.1924)



ATATÜRK geçmişi değil, sanki bugünü anlatıyor!.. Asırlardır süregelen bu YOK EDİCİ BASKI ve HAİN İŞBİRLİĞİ hâlâ bitmiş değil!.. TAM TERSİNE, son 60 yılda gittikçe arttı, son 20 yılda da tamamen azıttı!.. Başımızdaki UŞAK tiynetli, HAİN ruhlu YÖNETİCİLER ile HIRİSTİYAN EMPERYALİST KAPİTALİST ZALİM BATI DEVLETLERİ el ele vermiş, halkımızı nasıl eziyorlar, görüyorsunuz!..



ATATÜRK; BATILILAR'ın bizi HAKİR gördüğünü, HAK-HUKUK'tan anlamaz, KIYMET BİLMEZ bir HAYVAN SÜRÜSÜ saydığını, bunun için de elimizdeki TOPRAK ve TABİİ KAYNAKLAR'ı almakta, adeta kendilerini HAKLI gördüklerini bakın nasıl anlatıyor:



- EMPERYALİST KUVVETLER; MİLLET'imizi HUKUK, HAYSİYET ve İSTİKLAL'den mahrum ve bunları gayr-ı müdrik bir HAYVAN SÜRÜSÜ telakki ettiği için, böyle bir sürünün elinde SONSUZ TABİİ KAYNAKLAR'a malik KIYMETLİ ve GENİŞ bir memleketin bırakılmasını, tabii caiz görmezlerdi!..



Bugün de böyle değil mi?.. İkide-birde gelip bize "insanlık, hukuk" dersi vermeye kalkmıyorlar mı?.. Bütün TABİİ KAYNAKLAR'ımızı, SAHİLLER'imizi, MİLLİ KURULUŞLAR'ımızı "siz beceremezsiniz, bunları özelleştirin, biz gelip işletelim" diyerek elimizden almaya kalkışmıyorlar mı?..



Bizim SATILMIŞ YÖNETİCİLER de onlara "Emredersiniz!" deyip, hemen gerekli değişiklikleri yapmıyorlar mı?..



ÖZAL haini bu yüzden YABANCILARA TOPRAK SATIŞI'na izin veren kanunu çıkarmadı mı?.. Türkiye'nin bütün ÇİMENTO FABRİKALARI'nı FRANSIZ şirketine YOK PAHASINA satmadı mı?..



Ondan sonra gelenler diğer tiynetsizler "zarar ediyoruz" bahanesiyle en KÂRLI tesislerimizi, HAYATİ kuruluşlarımızı YABANCILAR'a peşkeş çekmediler mi?



Hâlâ da çekmiyorlar mı?.. Üstelik birbirleriyle yarışarak!.. Gavura göz kırpıp "Valla ben daha fazla özelleştirmeciyim" diye işmar çekerek!..



ATATÜRK bu sinsi yaklaşımın arkasındaki ARTNİYET'i şöyle anlatıyor:



- Onların telakkisine göre, bu memleketi PARÇALAMAK ve bu memleketteki insanları ESARET altına almak lazımdı!... Bir taraftan da DAHİLDE bulunan GAFİL ve HAİN KUVVETLER, MEMLEKET ve MİLLET'i adeta bu HARİCİ KUVVETLER gibi telakki ediyorlardı!... (13.10.24)



Bugün de aynı değil mi?.. İstisnasız bütün PARTİ LİDERLERİ, MİLLETVEKİLLERİ'nin hemen hepsi, BÜROKRATLAR, AYDIN ve SANATÇI GEÇİNENLER'in tümü TÜRKİYE'yi, TÜRK İNSANI'nı BATI GÖZLÜĞÜ ile değerlendirmiyorlar mı?.. Biz içerden ne kadar İYİ desek; dışardakiler KÖTÜ deyince, "Onlardan iyi mi bileceksin?" diye bize karşı çıkmıyorlar mı?..



Bakın bir sonraki ifadesinde ATATÜRK BATI'ya nasıl hitap ediyor:



- GARB'IN HİÇ BİR VAKİT AFFETMEYECEĞİMİZ ZALİMLERİ, memleketimiz TÜRKİYE'yi parçalamak, bu topraklarda yaşayan MİLLETİMİZİN HAYSİYETİ'ni, İSTİKLALİ'ni payimal etmek için verdikleri asırlık kararı en nihayet tatbike koyarken, MİLLETİMİZ MEVCUDİYETİNİ MUHAFAZA lüzumuna kanidir!...(13.10.24)



GARB'IN HİÇ BİR ZAMAN AFFETMİYECEĞİMİZ ZALİMLERİ!... İşte HIRİSTİYAN EMPERYALİST KAPİTALİST ZALİM YAMYAM TİPLİ BATILI DEVLETLER için bundan daha uygun bir ifade olamaz!.. TÜRKİYE, BATILI DEVLETLER'in geçmişte yaptıklarını asla affetmiyecektir!.. Bugün yapmaya çalıştıklarını da asla gözden kaçırmıyacaktır!..



BATILI DEVLETLER, ancak böyle değerlendirilirse, gerçeğe ulaşılmış olur!.. BATILI DEVLETLER'in TÜRK TARİHİ'ndeki, TÜRK İSTİKBÂLİ'ndeki yeri ancak budur!.. BATI, BUNDAN BAŞKA TÜRLÜ DEĞERLENDİRİLEMEZ!..



Yalnız burada çok önemli bir husus var!.. ATATÜRK, MİLLET'in tutumunun FARKLI olduğunu söylüyor!..TÜRK MİLLETİ'nin hem BATILI ZALİMLER'e, hem de onların İŞBİRLİKÇİLER'ine direndiğini, MEVCUDİYETİ MUHAFAZA için MİLLİ MÜCADELE'ye giriştiğini söylüyor!.. Yani MİLLET başka yönde, baştaki HAİNLER başka yönde!.. Baştakilerin tercihi, adı batası BATI'dan yana!... Ya MİLLET'in tercihi???



Elbette ki HAK'tan , DOĞRU'dan, MAZLUM'dan yana!.. MİLLİ MÜCADELE bu yüzden BATI iledir!... MÜDAFAA-YI HUKUK, BATI'ya karşıdır!.. Ve sadece TÜRKİYE'nin kendi adına yapılan bir MÜCADELE değildir!... Bunu da ilerde vereceğiz!...



Devam edelim... ATATÜRK bu ZALİM KAPİTALİST EMPERYALİST HIRİSTİYAN GÜÇLER'in bize DÜŞMANLIK duymasının yeni bir şey olmadığını, bunun YÜZYILLARDIR süre gelen ve gittikçe artan bir KİN'in sonucu olduğunu, ve artık VAZGEÇİLMEZ bir GELENEK haline geldiğini belirtiyor!... Yani biz BATI'ya sevgi duysak ta, BATI bizi YOK ETMEK'ten vazgeçmez!..



Bu "felaket senaryosu" falan değil!.. ATATÜRK'ün tesbiti!..



- Bu ülkelerde duygular, fikirler TÜRKİYE'NİN YOKEDİLMESİ noktasında yoğunlaşmıştır!.. Ve bu yoğunlaşma yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda adeta tahrip edici bir GELENEK biçimine dönüşmüştür!... (14.10.1921)



- Yüzyıllardır DÜŞMANLARIMIZ, AVRUPA ULUSLARI arasında TÜRKLER'E KARŞI KİN ve DÜŞMANLIK fikirleri telkin etmişlerdir... Bu fikirler bir zihniyet meydana getirmiştir... AVRUPA'da bugün de "TÜRK'ün her türlü ilerlemeye düşman bir adam olduğu, gelişmeye elverişsiz bir adam olduğu" sanılmaktadır... Bu çok büyük bir yanılgıdır!..



- Bizi aşağı olmaya mahkûm bir halk olarak tanımakla yetinmemiş olan BATI, YIKILMAMIZI ÇABUKLAŞTIRMAK İÇİN NE LAZIMSA YAPMIŞTIR! (1923)



Gerçekten de ZALİM EMPERYALİST HIRİSTİYAN BATI İNSANI bize 1096 yılından beri DÜŞMAN'dır!.. Bu düşmanlıktan da asla vazgeçmiyeceklerdir!.. Bizi önce AVRUPA'dan atmak, sonra ANADOLU'dan kovmak, en sonunda da YOK ETMEK ister!.. Bu niyeti hiç bir zaman değişmiyecektir!..Bizim de bu gerçeği hiç bir zaman gözardı etmemek gerekir!..



Sonuçta ya onlar yok olacak, ya da biz!..



Biz bu MÜCADELE'den korkmuyoruz!.. Çünkü ALLAH doğruların yardımcısıdır!.. 1.5 milyon nüfuslu ÇEÇENİSTAN, 150 milyonluk RUSYA'yı nasıl terletiyor sanıyorsunuz?.. Gerekirse, BATI ile bir kere daha savaşırız!.. Çünkü onların bizi İSTİLA, İŞGAL, BÖLME niyetleri asla ortadan kalmıyacak!..



BATI kabadayıdır, külhanbeyidir!.. Öyle hak hukuk tanımaz. İstediğini vermeyenin ülkesini işgal etmeye, bölmeye kalkar!... IRAK'ta, YUGOSLAVYA'da, ENDONEZYA'da, PANAMA'da olduğu gibi!..



Bilmiyenler için söyliyelim, PANAMA, Panama Kanalı'nı Amerikalılar'a peşkeş çekmekten vazgeçen KOLOMBİYA'dan koparılmış bir ülkedir. Sonra o da Amerika'ya kafa tutunca NORİEGA döneminde işgale uğradı.



Devam edelim:



- İSTİLÂ fikri ile açılmış olan Cihan harbini hitama erdiren galipler, teklif ettikleri barış şartları ile ana TOPRAKLARIMIZ'ı, İSTİKLÂL ve HÜRRİYETİMİZ'i elimizden almaya, asırlardan beri İSLAM'IN ve TÜRKLÜĞÜN fedakâr MUHAFIZI olan MİLLETİMİZ'i ESİR derecesine indirmeye kalkıştılar!.. (14.10.21)



Bunu her an tekrarlıyabilirler!.. Ordu ile yapmalarına gerek yok!.. Ekonomimize çökerterek bizi ESİR alabilirler!.. Şimdi yapmaya çalıştıkları da o zaten!..



ATATÜRK bu ZALİM EMPERYALİST KAPİTALİST HIRİSTİYAN BATI ÜLKELERİ'nin bizi İŞGAL ederken, bir de utanmadan MEDENİYET, İNSANLIK öğretme iddiasında olduklarını söylüyor!..



En kötüsü, bizim aptal, satılmış YÖNETİCİLERİMİZ'in de buna inandığını, ve böylece ÜLKE SATHI'na çok tehlikeli YANLIŞ bir ZİHNİYET'in yayıldığını belirtiyor:



- Nihayet "TÜRKİYE'yi ıslah etmek", "TÜRKİYE'yi uygarlaştırmak" gibi bir takım bahanelerle TÜRKİYE'NİN İÇ HAYATI'na, İÇ YÖNETİMİ'ne sızmışlardır!.. Bunun etkisi altında kalarak milletin, en çok da YÖNETİCİLER'in zihinleri tamamen bozulmuştur!..



- Artık DURUMU DÜZELTMEK, hayat bulmak, İNSAN OLMAK için mutlaka AVRUPA'dan NASİHAT almak, bütün işleri AVRUPA'nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri AVRUPA'dan almak gibi bir takım ZİHNİYETLER ortaya çıktı!.



- TÜRKİYE'NİN nasılsa BAŞINA GEÇMİŞ olan bir takım İNSANLAR, galip düşmanlar karşısında susmaya mahkummuş gibi, TÜRKİYE'yi ATIL ve ÇEKİNGEN bir halde tutuyorlardı!... KORKAK ve MÜTEREDDİT idiler!...



- TÜRKİYE'nin fikir adamları adeta kendilerine hakaret ediyorlardı!... Diyorlardı ki, "Biz ADAM değiliz ve olmayız!... Kendi kendimize ADAM olmamıza ihtimal yoktur!.."



- Canımızı varlığımızı BİZE DÜŞMAN OLDUĞUNDAN HİÇ ŞÜPHE EDİLMEYEN AVRUPALILAR'a kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı!.. "Onlar bizi idare etsin!" diyorlardı!... (6.3.1922)



- Oysa HANGİ İSTİKLÂL VARDIR Kİ, YABANCILARIN NASİHATLARIYLA, YABANCILARIN PLANLARIYLA YÜKSELEBİLSİN!.. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir!..

Gördünüz mü?..



ATATÜRK sanki BUGÜNLER'i, bugünlerin ÇİRKEF, KOMPLEKSLİ, HAİN POLİTİKACILAR'ını tarif etmiş!..



Sadece POLİTİKACI değil; KADINLI-ERKEKLİ nice sözde AYDIN-YAZAR-ÇİZER-BOZAR takımı ve SANATÇI MÜSVEDDESİ kişi TÜRK İNSANI'nı tepeden bakıp, AYNEN bunları TELKİN etmiyor mu?..



Ya şu MEHMET BARLAS?.. Sık sık televizyona çıkıp, "Artık BAĞIMSIZLIK devri kapandı, herkes birbirine BAĞIMLI!.. AMERİKA bile IRAK'a bağımlı!" diye ESARET propogandası yapmıyor muydu?..



Efendi, AMERİKA "bağımlı" olduğu IRAK'ı canı istediği zaman gidip bombalıyor!..İstediği zaman da gidip işgal ediyor!.. Sen seni sömüren AMERİKA'yı, APO'yu vermiyen İTALYA'yı, bölücülüğü kışkırtan İNGİLTERE'yi, sana binbir tuzak kuran ALMANYA'yı bombalıyabiliyor musun?.. KIBRIS'ta kendi toprağını bile muhafaza edebiliyor musun?



O senin dediğin TABİİ KAYNAKLAR, TİCARET yönünden bağımlılıktır!.. PARA'n varsa satın alırsın, yoksa SİLAH GÜCÜ'yle!.. Veya MALI'nı satarsın, almazsa SİLAH DAYARSIN!.. AMERİKA'nın 1800'lerde JAPONYA'ya yaptığı gibi!..



ATATÜRK bundan sonra sözleri ile BİZE DÜŞMAN OLDUĞUNDAN HİÇ ŞÜPHE EDİLMEMESİ GEREKEN BATILI DEVLETLER'in bu bizi "islah etme, kalkındırma" palavrasına kanan aptal BOZUK ZİHNİYET'li kişiler yüzünden, TÜRKİYE'nin ve TÜRK İNSANI'nın hem MADDİ hem MANEVİ yönden büyük ÇÖKÜŞ'e uğradığını belirtiyor:



- İşte TÜRKİYE, bu YANLIŞ ZİHNİYET'le malûl olan bazı YÖNETİCİLER yüzünden her saat, her gün, her yüzyıl biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür!..



- Bu düşüş, yalnız MADDİ şeylerde olsaydı, hiç bir önemi yoktu!.. Ne yazık ki, TÜRKİYE ve TÜRKİYE halkı AHLAK bakımından da düşüyor!..(8)

Bu ne acı bir gerilemedir!.. "Kalkınıyoruz, ilerliyoruz, zengin oluyoruz" derken hem bu ZALİM EMPERYALİST KAPİTALİST HIRİSTİYAN BATILI DEVLETLER'e soyuluyoruz, hem de MANEVİ DEĞERLER'imizi kaybediyoruz!.. SECİYELİ MİLLET olmaktan çıkıp AHLAKSIZ, NAMUSSUZ bir güruh haline dönüşüyoruz!..



Bu durum 75-80 önce de aynen yaşanmıştı!.. Hatta 1838'den beri yaşanıyor!.. Daha da eskiye giderseniz, 1600'lerden beri BATILI DEVLETLER kendi AHLAKSIZ düzenlerini bize yutturmaya kalkmışlardır!...



Bunu biz demiyoruz!... MACAR asıllı HIRİSTİYAN bir delikanlı iken ESİR düşen, sonra Müslümanlığı kabul edip DEVLET görevleri alan ve çeşitli hizmetlerde bulunan, TÜRKİYE'de ilk MATBAA'yı kuran İBRAHİM MÜTEFERRİKA, "USUL-ÜL HİKEM" adlı kitabında(1732) şunları söylüyor:



- HIRİSTİYAN MİLLET, BİR TEK MİLLET VE KÜÇÜK TOPLULUK İKEN YERYÜZÜNE YAYILARAK DAHA DA ÇOĞALDI... BU MÜSİBET TOPLULUK GÜÇLENİP ARZIN HER YANINI GEMİLERİYLE GEZDİLER... DOĞUNUN BATININ HER YANINDA NİCE BELDELERE MUSALLAT OLUP ORALARI ALDILAR!..



- DEVLET-İ ALİYE-Yİ OSMANİYE (ALLAH DAİM ETSİN) ORTAYA ÇIKIP ELİNİ UZATMIŞ, FAKAT AYAĞINI UZATMADAN YİNE O CİBİLLİYETSİZ TOPLULUK DOĞUYA YOL BULUP, UZAK MEDENİYETLERE ULAŞMIŞTIR!..



- İSLAM AHALİSİ İSE, SÖZ KONUSU EDİLEN TOPLULUĞUN BU HALİNE GAFLET, HATTA KÜÇÜMSEME VE DİKKATSİZLİK İÇİNDE KAYITSIZ KALDI!..



- O PİS GÜRUHUN SULTANLARI VE HÜKÜMDARLARI ARAŞTIRILIP HAKLARINDA BİLGİ SAHİBİ OLMAK GİBİ EN MÜHİM ŞEY, NEDENSE YERİNE GETİRİLMEMİŞTİR!..



- DEVLET-İ ALİYYE İLE KOMŞU OLANLAR, KÖTÜ EMELLERLE İÇTEN İÇE DÜŞMANLIK BESLERLER VE HER AN FIRSAT GÖZLERLER!



- BUNLARIN TOPLULUKLARI AZ İKEN ÇOĞALMALARINA, YENİLMİŞKEN ÜSTÜNLÜK GÖSTERMELERİNE İZİN VERİLMEMELİDİR!..



- ÂLEME YAYILMALARINDAN, UĞURSUZ DEVLET DÜZENLERİNDEN, HÜKÜMET ETME TARZLARINDAN, BELDELERLE İLGİLİ TEDBİRLERİNDEN, KANUNLARINDAN GAAFİL BULUNMAMAK GEREKİR!..



- BÖYLECE İSLAM BELDELERİNİ İSTİLALARINA VE KÜFÜR DİYARINA İLHAK ETMELERİNE MÜSAMAHA GÖSTERİLMEMELİDİR!..



- BEŞERİN EN HAYIRLI ÜMMETİ OLAN İSLAM MİLLETLERİNİN MESKENLERİ TAMAMEN YERYÜZÜNE YAYILMIŞTIR... (ANCAK) UZAK YERLERDE YERLEŞMİŞLER, BİRBİRİNDEN HABERSİZ KALMIŞLARDIR... NİCELERİ KÜFFARIN TASALLUTUNA ÇARESİZ VE DERMANSIZ KALMIŞTIR!..



- HIRİSTİYAN ÂLEMİNİN İNCİL, TEVRAT VE ZEBUR ZANNETTİKLERİ KİTAPLARDA HALLERİNİ, DAVRANIŞLARINI DÜZENLİYEN GEREKLİ ŞER'İ HÜKÜMLER BULUNMAMAKTADIR!.. BU YÜZDEN DEVLET, GENEL DÜZENİ AKLA DAYANAN BİRÇOK KANUN VE KAİDELERLE SAĞLAMAKTADIR... KÖTÜ İÇLİ KÂFİRİN GİYDİĞİ UĞURSUZ ELBİSE VE GİYİŞ TARZLARI PEK SAKİLDİR!..



- YERYÜZÜNDE ÜSTÜNLÜKLERİ İLE ÖĞÜNEN HIRİSTİYAN MİLLETLERİN İFTİHAR DUYDUKLARI BAŞŞEHİR ROMA'DIR!.. ROMA ŞEHRİ TÜRK HALKI ARASINDA "KIZIL ELMA" NAMIYLA ŞÖHRET OLMUŞTUR...



Buna devam etmek mümkün... Ama biz sadece bundan 250 yıl önce HIRİSTİYANLAR'ın arasından çıkıp ta, bizim aramıza gelen birinin o dönemde dahi BATI'nın ÇİRKİN YÜZÜ'nü ne kadar iyi gördüğünü ve İSLAM DİYARI'nı onlardan korumak için yazdığı kitapta PADİŞAH'a neler tavsiye ettiğini göstermek istedik!



Belki Padişah'a yaranmak için Hıristiyanların kıyafetini "sakil", yani çirkin ve biçimsiz bulduğu söylenebilir... Ama gerçekten BATILILAR'ın kıyafeti çirkindir. Bunu 100 yıl sonra, Sultan 2. Mahmud zamanında TÜRKİYE'ye uzman olarak gelen (general) MOLTKE şöyle ifade ediyor:



- "Memleketin ileri gelenleri arasında ESKİ GÜZEL TÜRK KIYAFETİNİ, AVRUPA BİÇİMİ ÜNİFORMANIN ZEVKSİZ VE RAHATSIZ TAKLİDİYLE ilk DEĞİŞTİREN HÜSREV PAŞA'DIR!" ... (Moltke'nin Türkiye Hatıraları, sf. 41)



İBRAHİM MÜTEFERRİKA, ANADOLU TÜRKLERİ'nin görevini çok doğru tesbit etmiş!... Bütün İSLAM DÜNYASI'nı ZALİM EMPERYALİST HIRİSTİYAN BATI DEVLETLERİ'ne karşı korumak!..



ATATÜRK ülkemizle ilgili son derece önemli bir STRATEJİK TAHLİL, bir DURUM DEĞERLENDİRMESİ yapıyor ve aynı sonuca varıyor:



- "GARP ÂLEMİ, OSMANLI DEVLETİ'ni yıkmak için ortaya ŞARK MESELESİ namıyla bir mesele çıkarmıştı... GARP öyle zannediyordu ki, OSMANLI DEVLETİ'ni yıkmakla, onu vücuda getiren ASIL UNSUR'u da (TÜRKLER'i) yıkacaktı!..." (31.1.1923)



- "Bu vaziyette ANADOLU'yu gözönüne getirmenizi rica ederim... ANADOLU; bütün ASYA'NIN, BÜTÜN MAZLUMLAR DÜNYASI'NIN ZULÜM DÜNYASI'NA DOĞRU İLERİ SÜRDÜĞÜ BİR VAZİYETTE bulunmaktadır..."



- "ANADOLU bu vaziyeti ile bütün ZULÜMLERE, HÜCUMLARA, TAARRUZLARA MARUZ bulunuyor!.. BU HÜCUMLARIN UMUMİ HEDEFİ BÜTÜN ŞARK'TIR!.. ANADOLU her türlü tasallutlara, taarruzlara karşı bütün mevcudiyetiyle NEFİS MÜDAFAASI etmektedir..."



- "ANADOLU bu müdafaası ile yalnız kendi hayatına ait vazifeyi ifa etmiyor... Belki bütün ŞARK'a müteveccih hücumlara SET çekiyor!.. BU HÜCUMLAR ELBETTE KIRILACAKTIR!.. Bütün bu tasallutlar mutlaka nihayet bulacaktır." (18.10.1921)



- "Bütün MAZLUM MİLLETLER, ZALİMLER'i bir gün MAHV ve NABUT edeceklerdir!.." (3.1.19922)



- "İşte ANCAK O ZAMAN GARP'TE, BÜTÜN CİHANDA HAKİKİ SÜKUN, hakiki REFAH VE İNSANİYET HÜKÜM SÜRECEKTİR!" (18.10.1921)



ATATÜRK "belki tam olarak anlaşılmamıştır diye" aynı gerçeği bir başka ifadeyle tekrarlıyor:



- "TÜRKİYE'nin bugünkü mücadelesinin yalnız TÜRKİYE'ye ait olmadığını, bir defa daha teyit etmek istiyorum!.."



- "TÜRKİYE'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı, belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi... TÜRKİYE mühim bir gayret sarfediyor!.. Çünkü müdafaa ettiği, bütün MAZLUM MİLLETLER'in, bütün ŞARK'IN DAVASI'dır!.. Ve bunu nihayete getirinceye kadar TÜRKİYE, ŞARK milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir..." (Temmuz 1920)



- "Biz BATI EMPERYALİSTLERİ'ne karşı yalnız KURTULUŞ ve BAĞIMSIZLIĞIMIZ'ı korumakla yetinmiyoruz... Aynı zamanda BATI EMPERYALİSTLERİ'nin, güçleri ve bilinen amaçlarıyla TÜRK MİLLETİ'Nİ EMPERYALİZME ARAÇ OLARAK KULLANMAK İSTEMELERİNE ENGEL OLUYORUZ... Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz!" (20.6.1920)



ATATÜRK, ANADOLU TÜRKLERİ'nin konumuyla ilgili bir önemli tesbit daha yapmaktadır:



- "Durum incelenirse görülür ki, TÜRKİYE DOĞU MANEVİYATI'yla başlayan, BATI maneviyatıyla sona eren bir yol üzerinde bulunuyor..."



- "BATI'ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, ASIL MAYAMIZ olan DOĞU MANEVİYATI'ndan tamamiyle soyutlanıyoruz!.. Hiç şüphesiz ki, bundan milleti ÇÖKÜNTÜ ve YOKOLMA çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez!.."



ATATÜRK burada bir sürç-ü lisan etmiş, "BATI maneviyatıyla sona eren" demiş... Aslında o ifade "BATI MADDİYATI" olmalıdır... BATI'da MANEVİYAT yoktur ki!.. DİN'ini bile DOĞU'dan almıştır!..



Şu halde TÜRKİYE, DOĞU MANEVİYATI ile başlayıp BATI MADDİYATI ile biten ve bir DEĞİŞİM yolunun üzerinde bulunuyor... İşte bu yüzden çok DİKKATLİ hareket etmek şart!.. ATATÜRK, BATI'nın MADDİ, TEKNOLOJİK imkanlarından yararlanırken, sahip olduğumuz DOĞU kökenli MANEVİYAT'ı ASLA kaybetmememiz gerektiğini hatırlatıyor! Eğer MANEVİYATIMIZ'ı kaybedersek, HİÇ ŞÜPHESİZ sonuçta MİLLET, DEVLET ve ÜLKE olarak YOK OLMA durumunda kalacağımız ikazını yapıyor!..



Şimdi gelin söyleyin!.. Hangi HÜKÜMET, hangi DIŞİŞLERİ, hangi MECLİS bu gerçeğin idrakinde olarak BATI ile olan BİTMEZ TÜKENMEZ MESELELERİMİZ'i ele alıyor?.. Acaba kendilerinin haberi var mı?



Hangi AYDIN, hangi YAZAR bu TEHLİKE'nin üzerinde duruyor?.. Hangi TELEVİZYON YAYINI, RADYO, GAZETE, DERGİ bu hususu işliyor?.. Halka ulaştırmaya çalışıyor?..



Biz hiç OKUL'da, ÜNİVERSİTE'de bu ÇÖKÜŞ, hatta YOK OLMA TEHLİKESİ'ne karşı bir eğitim aldık mı?.. Peki o zaman niye her 5 yılda bir Hükümet, işadamları, aydın geçinenler "yıkıldık, battık, bittik, yok olduk," diye feryat edince şaşırıyoruz?.. ATATÜRK bu sıkıntılara düşeceğimizi, hatta YOK OLMA tehlikesi ile karşılaşacağımızı 70 yıl önce söylemiş ve tedbirini de göstermiş!.. Meseleye nasıl baktığını onun ağzından dinliyelim:



- "MİLLET ve MEMLEKETİN MENFAATLERİ İCAB ETTİRİRSE, milletlerden her biriyle MEDENİYET icabı olan DOSTLUK ve SİYASET münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim... ANCAK BENİM MİLLETİMİ ESİR ETMEK İSTEYEN herhangi bir MİLLETİN, bu arzusundan vazgeçinceye kadar AMANSIZ DÜŞMANIYIM!.."



- "Eğer ECNEBİ DÜŞMANLIĞI'ndan o kadar pahalı elde edilen bir bağımsızlığa gölge düşürebilecek her şeyden nefret etmek anlamı çıkarılırsa... EVET, bizim ECNEBİ DÜŞMANI olduğumuz söylenebilir!... Evvelce size açıkça söyledim: HENÜZ GÜVENİMİZ TAM DEĞİLDİR!.. TÜRKİYE'DE bulunan ECNEBİ TEŞEBBÜSLERİN, ECNEBİ AMAÇLARININ içimizde UYANDIRDIĞI KAYGILAR, bütünüyle ORTADAN KALKMIŞ DEĞİLDİR!.."



- "Bazen aşırı derecede KUŞKULU davranıyorsak, bize çok pahalıya mal olan HÜRRİYET'imizi kaybetmek konusundaki korkumuzdandır!.." (29.10.1923)



- "Düşmanlarımızın emellerini yakından biliyoruz!.. DÜŞMANLARIMIZIN bu emellerini elde etmek için amaçlarına ulaşmak için KEŞFETTİKLERİ EN GÜÇLÜ ARAÇ, yine BİZİ BİRBİRİMİZE ÇARPIŞTIRMAKTAN İBARET OLMUŞTUR!.." (24.4.1920)



ATATÜRK, BATILI DEVLETLER'e hiç güvenmiyor!.. Onlarla hiç bir İTTİFAK'a girmiyor!.. Onların şirketlerine, kuruluşlarına, derneklerine hep KUŞKU ile bakıyor!..Onları asla SERBEST ve BAŞIBOŞ bırakmıyor!.. Onların bizimle olan münasebetinin sözde dostluğunun altında mutlaka bir HİNOĞLU HİNLİK bulunduğu biliyor!.. Mutlaka bizim aleyhimize bir TALEP ile karşımıza çıktıklarını söylüyor:

DEVAMI>>> http://groups.google.com/group/cihan-turk-olsun/web/bati-denilen-bilinmez--1?hl=tr
--
Özkan BOSTANCI
--
..::CTO::..
..::CiHAN TÜRK OLSUN::..
http://groups.google.com/group/cihan-turk-olsun?hl=tr
--
Düşmanım, düşmanlığından vazgeçinceye kadar, ben de onun amansız düşmanıyım.
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK