KİM BOZUYOR BU DENGEYİ? ORHAN SELEN
ABD’den başlayan küresel kriz birkaç ülke dışında her yeri etkiledi.
Küresellik böyledir.
Bazıları globalleşme diyorlar.
Küresel veya global, ikisi de yuvarlak anlamına gelir.
Dünya küreselleşiyor derken yuvarlaklaşıyor denilmek isteniyor.
Bizim bildiğimiz dünya yuvarlak değil miydi ?
Hem yuvarlaktı hem de dönüyordu.
Bu arada bizim bilmediğimiz bir şeyler oldu da, kareye veya dikdörtgene mi dönüştü ?
Dünya hep yuvarlaktır ve yuvarlak kalacaktır.
O zaman küreselleşen nedir?
Yuvarlak dünya, üzerinde yaşayan köşeli insanlara uyum sağlayamadı.
Dünyayı yönetenler de aynı şekilde düşünmüşler ki, toplumların köşelerini yontmaya çabalıyorlar.
Köşeler yontulmaya başlayınca dengeler bozuldu.
İnsanlar durdukları yerde duramaz oldular.
Oradan oraya yuvarlanıyorlar.
Köşeleri olan bir kutu koyduğumuz yerde durur ama top durmaz.
Yuvarlaklık oynaklık demektir.
Küreselleşme de yuvarlaklaşma olduğuna göre ABD’de başlayan kriz yuvarlanarak her yanı dolaşacaktır.
Türkiye’nin durumu nedir ?
Erdoğan “kriz teğet geçti” dediğine göre, durumumuz global……
Kulağınıza gelen haşırttttt sesine aldırmayın.
Birileri efekt yapıyor.
Vur-kaççılar, bankacılar, tefeciler, faizciler, kara paracılar geçme-geçirme işlerinde vazelin yağı kullanırlar.
Kimse ne olduğu anlamaz bile..
Tam orta yerden deler geçer.
Teğet geçti sanılır.
Ya da bir bardak suyla öyle yutturulur.
Üzerinde kıta iklimi yaşanan, dünyanın en çok zenginlik taşıyan toprakları üzerindeki halka sefalet yaşatabilmek için beceriksizlik kelimesi az gelir.
Her türlü ürününün dışardan geldiği çöl veya buz ülkelerinde dengeler çabuk bozular ama Türkiye bu kervana katılırsa burunlara ulaşan ihanet kokusu yadsınamaz.
Yapılar bir günde yükselmezler.
Önce temeller çukurları kazılır.
Taşlar, betonlar atılır.
Bunların üzerinde duvarlar yükselir.
İhanet de bir günde oluşmaz.
11 Kasım 1938 de çukur kazılmaya başlandı.
Demokrat Parti en sağlamından temelleri oluşturdu.
Ondan sonra gelenler tuğlaları üst üste koyarak yapıyı bitirmeye çalışıyorlar.
Mustafa Kemal’in Türkiye’si yaşamını sürdürebilseydi hiçbir kriz dengemizi bozamazdı.
Şimdi ABD hapşırıyor biz zatürre oluyoruz.
60 yıldır halktan saklanarak yapılan anlaşmalarla bağımsızlığını yitirmiş ülkenin insanları olan biteni sorgulama zahmetine katlanmıyorsa bozulan dengelerin getireceği sefalete katlanmak zorundadırlar.
Çünkü dengeler herkes için bozulmuyor.
İşçi, memur, çiftçi, hayvancı, tarım üreticileri, küçük ve orta esnaf yoksullaşırken iktidar ve çevresi servetlerini katlıyorlar.
Zenginleri vurmayan bir küresel krizi yutanlar birinci sınıf kerizdir.
Alıntı (Orhan Selen) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı (Orhan Selen) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Şubat 2024 Cumartesi
31 Ocak 2009 Cumartesi
GENİŞ CEPHE YIKIMDIR
GENİŞ CEPHE YIKIMDIR ORHAN SELEN
Denetimsiz güç, güç değildir.
Sahibinin başına bela açar.
Hitler iyi araştırılırsa önemli dersler çıkarılır.
1940 lı yıllarda Alman ordusunun önüne çıkacak güç yoktu.
Değerli mareşallerini kenara itekleyerek ordunun başına geçen Hitler gücünü fazla abarttı.
Önce Avrupa’yı ele geçirip bir süre bekleseydi, büyük Nazi Avrupa’sı bugün de yaşıyordu.
Bir cephe Afrika’da açtı.
Bir cephe Sovyetler Birliği’ne açtı.
Bitmez sanılan asker bitiverdi.
Çocukları cepheye yollamaya başladılar.
Savaş yenilgiyle sona erdi.
Hitler de kendi hayatına son verdi.
60 milyon insan nedenini anlayamadan öldüler.
Tarihle dargın olan AKP aynı hatayı yineliyor.
Türkiye’deki her kesimle kavgalı olduğu yetmiyormuş gibi Ergenekon soruşturmasının arkasına sığınarak korku saçmaya çalışıyor.
Yandaş medya da tetikçiliğe soyundu.
Ne tuhaf rastlantıdır ki, AKP’nin ele geçirmeye çabaladığı için kavga ettiği her kesimden önemli kişiler ya göz altına alındı ya da tutuklandı.
Emekli Orgeneraller gözaltına alınarak televizyonlarda konuşan eski komutanlara gözdağı verildi.
Görevdeki subaylar tutuklanarak orduya meydan okundu.
İlhan Selçuk, Mustafa Balbay, Vedat Yenerer, Tuncay Özkan ile basın uyarıldı.
Kemal Güriz ile Üniversitelere korku salındı.
Sinan Aygün ile sivil toplum örgütleri susturuldu.
Mustafa Özbek tutuklanarak sendikalar hizaya sokuldu.
Doğu Perinçek ile dokunulmazlığı bulunmayan siyasetçiler korkutuldu.
Yalçın Küçük ile çok konuşan profesörlerin sesi kısıldı.
Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınanlar ve tutuklananların adları alt alta yazıldığında ortaya soyadına göre sıralanmış bir çeşit telefon rehberinden farklı bir şey ortaya çıkmaz.
AKP’nin bazı bakanları soruşturmayla ilgileri olmadığını söylerken Başbakan medyanın karşısına çıkarak meydan okuyor.
- Biz tekerlerine çomak soktukça bağırıyorlar.
Erdoğan demek istiyor ki :
- Çoğunluğumuzdan dolayı yasama elimizde. İktidarda olduğumuz için yürütme elimizde.
- Gördüğünüz gibi yargı da elimize geçmek üzere.
Bir koltuğa iki karpuz sığmazken, üç tanesi hiç sığmaz.
AKP cepheyi büyütüyor.
Tarihsel ve ideolojik kökü bulunmayan bir partinin her kesimle kavgaya tutuşması ancak pervasızlıkla açıklanabilir.
Pervasızlığın sonu her zaman yenilgi ve yıkımla bitmiştir.
Napolyon da pervasızdı.
Durmayı bilmedi ve sürgünde öldü.
Enver Paşa pervasızdı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun batışını çabuklaştırdı.
Başka bir pervasızlığın yolunda öldürüldü.
Erdoğan’ın bunlara benzemesi istenmez.
Günümüzde gücünü yanlış kullananlar ölmüyorlar.
Kendilerini ve ülkelerini yakıyorlar.
AKP kadrolarının günü kurtarmak ve kurumları ele geçirmek için yanlış tuğlaları üst üste koymaları sıkıntılı geleceğin alt yapısını hazırlıyor.
AKP bir gün geldiği gibi gidecektir.
Toplumun çeşitli kesimlerine açtığı savaş ve 7 yılda yoksullaştırdığı halk bu partiyi yakında sandığa gömecektir ama geride bırakacağı yıkım yıllarca onarılamayacaktır..
Denetimsiz güç, güç değildir.
Sahibinin başına bela açar.
Hitler iyi araştırılırsa önemli dersler çıkarılır.
1940 lı yıllarda Alman ordusunun önüne çıkacak güç yoktu.
Değerli mareşallerini kenara itekleyerek ordunun başına geçen Hitler gücünü fazla abarttı.
Önce Avrupa’yı ele geçirip bir süre bekleseydi, büyük Nazi Avrupa’sı bugün de yaşıyordu.
Bir cephe Afrika’da açtı.
Bir cephe Sovyetler Birliği’ne açtı.
Bitmez sanılan asker bitiverdi.
Çocukları cepheye yollamaya başladılar.
Savaş yenilgiyle sona erdi.
Hitler de kendi hayatına son verdi.
60 milyon insan nedenini anlayamadan öldüler.
Tarihle dargın olan AKP aynı hatayı yineliyor.
Türkiye’deki her kesimle kavgalı olduğu yetmiyormuş gibi Ergenekon soruşturmasının arkasına sığınarak korku saçmaya çalışıyor.
Yandaş medya da tetikçiliğe soyundu.
Ne tuhaf rastlantıdır ki, AKP’nin ele geçirmeye çabaladığı için kavga ettiği her kesimden önemli kişiler ya göz altına alındı ya da tutuklandı.
Emekli Orgeneraller gözaltına alınarak televizyonlarda konuşan eski komutanlara gözdağı verildi.
Görevdeki subaylar tutuklanarak orduya meydan okundu.
İlhan Selçuk, Mustafa Balbay, Vedat Yenerer, Tuncay Özkan ile basın uyarıldı.
Kemal Güriz ile Üniversitelere korku salındı.
Sinan Aygün ile sivil toplum örgütleri susturuldu.
Mustafa Özbek tutuklanarak sendikalar hizaya sokuldu.
Doğu Perinçek ile dokunulmazlığı bulunmayan siyasetçiler korkutuldu.
Yalçın Küçük ile çok konuşan profesörlerin sesi kısıldı.
Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınanlar ve tutuklananların adları alt alta yazıldığında ortaya soyadına göre sıralanmış bir çeşit telefon rehberinden farklı bir şey ortaya çıkmaz.
AKP’nin bazı bakanları soruşturmayla ilgileri olmadığını söylerken Başbakan medyanın karşısına çıkarak meydan okuyor.
- Biz tekerlerine çomak soktukça bağırıyorlar.
Erdoğan demek istiyor ki :
- Çoğunluğumuzdan dolayı yasama elimizde. İktidarda olduğumuz için yürütme elimizde.
- Gördüğünüz gibi yargı da elimize geçmek üzere.
Bir koltuğa iki karpuz sığmazken, üç tanesi hiç sığmaz.
AKP cepheyi büyütüyor.
Tarihsel ve ideolojik kökü bulunmayan bir partinin her kesimle kavgaya tutuşması ancak pervasızlıkla açıklanabilir.
Pervasızlığın sonu her zaman yenilgi ve yıkımla bitmiştir.
Napolyon da pervasızdı.
Durmayı bilmedi ve sürgünde öldü.
Enver Paşa pervasızdı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun batışını çabuklaştırdı.
Başka bir pervasızlığın yolunda öldürüldü.
Erdoğan’ın bunlara benzemesi istenmez.
Günümüzde gücünü yanlış kullananlar ölmüyorlar.
Kendilerini ve ülkelerini yakıyorlar.
AKP kadrolarının günü kurtarmak ve kurumları ele geçirmek için yanlış tuğlaları üst üste koymaları sıkıntılı geleceğin alt yapısını hazırlıyor.
AKP bir gün geldiği gibi gidecektir.
Toplumun çeşitli kesimlerine açtığı savaş ve 7 yılda yoksullaştırdığı halk bu partiyi yakında sandığa gömecektir ama geride bırakacağı yıkım yıllarca onarılamayacaktır..
1 Ocak 2009 Perşembe
ANKARA GİTTİ
ANKARA GİTTİ ORHAN SELEN
Ankara’ya ilk kez 1960 yılında geldim.
Dayım havacı astsubaydı.
Gazi mahallesinde tepe üstünde bir evin üçüncü katında oturuyordu.
15 gün kaldım.
Bu süre içinde Ankara’nın görülecek yerlerini yürüyerek gezdim.
Ankara’ya ikinci gelişim 1964 yılıydı.
Geliş o geliş.
45 yılı Varlık Mahallesi, Ulus, Aydınlıkevler, Etlik, Güneşevler, Batıkent semtlerinde yaşayarak geçirdim.
Yıllar önce yürüyerek gezdiğim yolları otobüs veya dolmuşla zor geçiyorum.
Ben yaşlandım ama Ankara da çirkinleşti.
Yürürken yapılar üzerime yıkılacakmış gibi oluyor.
Kaba demir yığınlarından oluşan çirkin üst geçitler hapishane kulelerine giden yollara benziyorlar.
Kaldırımların çoğunda dalgın veya vitrinlere bakarak yürüyen her an sakat kalabilir.
Gözleri görenlerin zorlukla yürüdüğü yerlerde görmeyenlerin durumlarını düşünmek yerel yönetimin aklından geçmiyor.
Çevrede plansızca yapılan alt-üst geçitler merkezde yoğun yığılmalar oluşturuyor.
Ankara insanların dışlandığı araçlar kentine dönüştü.
Bir zamanların gümüş derelerinin yanına kokudan yaklaşılmıyor.
ODTÜ arazisindeki göle göz dikenler, derelere atık boşaltanlara yıllardır söz geçiremiyor.
Hiçbir akarsu kaynağından kirlenmiş olarak çıkmaz.
Ankara’nın akarsularının nerelerde ve kimler tarafından kirletildiği biliniyor ama Kaymakamlar duyarsız, belediye başkanları ilgisiz, Ankara Valisi ise Mobesa ihalesinin bitmemesi için çalışmalarını sürdürüyor.
İskitler Sanayi bölgesindeki esnafın sıkıntılarını yerinde inceleme zahmetine katlanmıyor.
Ankara’nın orta yerindeki çirkin yıkıntılar ve çöplük Gökçek tarafından özenle korunuyor.
Güneş battıktan sonra İskitlerde dolaşılamıyor.
İskitlerdeki esnafı buradan kaçırmak ve mülklerine öldü fiyatına el koymak için sotada bekleyen leş kargalarına meydan bırakılmış.
Devlet üretken zanaatkarlarını korumuyor.
Yanan Modern çarşının esnaf ve çalışanlarının durumları unutuldu.
Yanan çarşı yıkıldı.
Ulus’un merkezindeki yer otopark olarak Keçiören Spor Kulübünün hizmetine sunuldu.
Erken cumhuriyet dönemine özgün mimari ile kenti süsleyen yapılar “işgal edilmiş” bir kente uygulanan acımasızlık ve duyarsızlıkla yıkılıp yok edildiler.
Köşelerinde Melih Gökçek’i Ankara’yı çirkinleştirdiği için suçlayanlar eski belediye başkanlarını da unutmamalılar.
Gökçek yıllardır planlı biçimde yürütülen çirkinleştirmelerin son fırça darbelerini vurdu.
O Ankara’yı çirkinleştirdikçe, halkla dalga geçtikçe, esnafı canından bezdirdikçe, insanların ekmeklerini elinden aldıkça, belediyeyi borç batağına soktukça halk oy verdi.
Kentin insanın yaşam alanı olduğunu kavramış bir yerel yönetici 15 yılda Ankara’yı dünyanın en güzel başkentlerinden biri yapardı.
Güzel Ankara çirkinleşti.
Güzel Ankara gözlerimizin önünde kayıp gitti.
Hani yıllar öncesinin dilerden düşmeyen bir şarkısı vardı.
“Ankara Ankara Güzel Ankara
Seni Görmek ister her bahtı kara”
Dünyanın en güzel kenti İstanbul’u bırakıp geldim Ankara’ya.
Düzgün bir kent olduğu için.
Yollarında insanlar birbirinin üzerine üzerine yürümediği için.
Temiz ve sakin olduğu için.
Ben Ankara’ya geldim ama Ankara bir yerlere savuştu gitti.
Gece yattığımda 1964 yılında geldiğim kenti hayal etmeye çalışıyorum.
Gençliğime benzetiyorum onu.
50 yıl önce ölen bir Ankaralı yeniden diriliverse oturduğu semti de, yaşadığı evi de , gittiği çarşıyı da bulamaz.
Ankara’ya uygulanan zulüm , yıkım ve planlı çirkinleştirme cumhuriyete karşı düşmanlığın dışa vurumudur.
Son fırça darbeleri de Gökçek’ten geldi
Ankara’ya ilk kez 1960 yılında geldim.
Dayım havacı astsubaydı.
Gazi mahallesinde tepe üstünde bir evin üçüncü katında oturuyordu.
15 gün kaldım.
Bu süre içinde Ankara’nın görülecek yerlerini yürüyerek gezdim.
Ankara’ya ikinci gelişim 1964 yılıydı.
Geliş o geliş.
45 yılı Varlık Mahallesi, Ulus, Aydınlıkevler, Etlik, Güneşevler, Batıkent semtlerinde yaşayarak geçirdim.
Yıllar önce yürüyerek gezdiğim yolları otobüs veya dolmuşla zor geçiyorum.
Ben yaşlandım ama Ankara da çirkinleşti.
Yürürken yapılar üzerime yıkılacakmış gibi oluyor.
Kaba demir yığınlarından oluşan çirkin üst geçitler hapishane kulelerine giden yollara benziyorlar.
Kaldırımların çoğunda dalgın veya vitrinlere bakarak yürüyen her an sakat kalabilir.
Gözleri görenlerin zorlukla yürüdüğü yerlerde görmeyenlerin durumlarını düşünmek yerel yönetimin aklından geçmiyor.
Çevrede plansızca yapılan alt-üst geçitler merkezde yoğun yığılmalar oluşturuyor.
Ankara insanların dışlandığı araçlar kentine dönüştü.
Bir zamanların gümüş derelerinin yanına kokudan yaklaşılmıyor.
ODTÜ arazisindeki göle göz dikenler, derelere atık boşaltanlara yıllardır söz geçiremiyor.
Hiçbir akarsu kaynağından kirlenmiş olarak çıkmaz.
Ankara’nın akarsularının nerelerde ve kimler tarafından kirletildiği biliniyor ama Kaymakamlar duyarsız, belediye başkanları ilgisiz, Ankara Valisi ise Mobesa ihalesinin bitmemesi için çalışmalarını sürdürüyor.
İskitler Sanayi bölgesindeki esnafın sıkıntılarını yerinde inceleme zahmetine katlanmıyor.
Ankara’nın orta yerindeki çirkin yıkıntılar ve çöplük Gökçek tarafından özenle korunuyor.
Güneş battıktan sonra İskitlerde dolaşılamıyor.
İskitlerdeki esnafı buradan kaçırmak ve mülklerine öldü fiyatına el koymak için sotada bekleyen leş kargalarına meydan bırakılmış.
Devlet üretken zanaatkarlarını korumuyor.
Yanan Modern çarşının esnaf ve çalışanlarının durumları unutuldu.
Yanan çarşı yıkıldı.
Ulus’un merkezindeki yer otopark olarak Keçiören Spor Kulübünün hizmetine sunuldu.
Erken cumhuriyet dönemine özgün mimari ile kenti süsleyen yapılar “işgal edilmiş” bir kente uygulanan acımasızlık ve duyarsızlıkla yıkılıp yok edildiler.
Köşelerinde Melih Gökçek’i Ankara’yı çirkinleştirdiği için suçlayanlar eski belediye başkanlarını da unutmamalılar.
Gökçek yıllardır planlı biçimde yürütülen çirkinleştirmelerin son fırça darbelerini vurdu.
O Ankara’yı çirkinleştirdikçe, halkla dalga geçtikçe, esnafı canından bezdirdikçe, insanların ekmeklerini elinden aldıkça, belediyeyi borç batağına soktukça halk oy verdi.
Kentin insanın yaşam alanı olduğunu kavramış bir yerel yönetici 15 yılda Ankara’yı dünyanın en güzel başkentlerinden biri yapardı.
Güzel Ankara çirkinleşti.
Güzel Ankara gözlerimizin önünde kayıp gitti.
Hani yıllar öncesinin dilerden düşmeyen bir şarkısı vardı.
“Ankara Ankara Güzel Ankara
Seni Görmek ister her bahtı kara”
Dünyanın en güzel kenti İstanbul’u bırakıp geldim Ankara’ya.
Düzgün bir kent olduğu için.
Yollarında insanlar birbirinin üzerine üzerine yürümediği için.
Temiz ve sakin olduğu için.
Ben Ankara’ya geldim ama Ankara bir yerlere savuştu gitti.
Gece yattığımda 1964 yılında geldiğim kenti hayal etmeye çalışıyorum.
Gençliğime benzetiyorum onu.
50 yıl önce ölen bir Ankaralı yeniden diriliverse oturduğu semti de, yaşadığı evi de , gittiği çarşıyı da bulamaz.
Ankara’ya uygulanan zulüm , yıkım ve planlı çirkinleştirme cumhuriyete karşı düşmanlığın dışa vurumudur.
Son fırça darbeleri de Gökçek’ten geldi
21 Kasım 2008 Cuma
BU CHP ATATÜRK'ÜN PARTİSİ OLAMAZ
BU CHP ATATÜRK’ÜN PARTİSİ OLAMAZ ORHAN SELEN
Hürriyet yazarı Bekir Coşkun ara sıra “CE HA PES” diye yazar.
Artık bundan sonra tek “pes” le yetinmez.
Ya da “peeeeeeeeeeeeeeessssssssss” diye uzatır.
Bence PESTİL desin.
Atatürk ilkelerini çiğneye çiğneye pestile çevirdiler.
Atatürk karşıtları bile bu kadarını başaramazdı.
CHP, çarşafı kaldıran partiydi.
Şimdi çarşafla açılım sağlamaya çalışıyor.
Çarşaf ve açılım, nasıl oluyorsa ?
Çarşaf kapanmak için kullanılır.
Çok abartılı biçimde ve karalara bürünerek kapanma.
Kara çarşaflılar bana cehennem zebanilerini çağrıştırır.
Bu zebani denen yaratığı hiç gören yoktur ama tanımını yapsa kara çarşaf giydirirdi.
Kara çarşaf ya da burka İslami bir giysi değildir.
Beyinlerini örümcek ağları kaplamış, kara vicdanlı, bulanık düşünceli, yarım akıllı erkeklerin kadınlara bir dayatmasıdır.
Kadını toplumsal yaşamın içinden çıkartarak, alınır-satılır mal haline getirmek için kullanılan bir araçtır.
Atatürk kadını kara çarşaftan ve kafes arkasından çıkartarak toplumun aktif bireyi haline getirmiştir.
Ondan önce II.Abdülhamit ilk kız okullarını açarak kadını tutsaklıktan kurtarma adımını atmıştı.
1950 ve 1960 lı yılları hatırlıyorum.
Eyüp ve Fatih’de çarşaflı kadın yoktu.
Türkiye’de gericiliğin temel atma törenini düzenleyen Demokrat Parti döneminde bile çarşaf giyen kadın az görülürdü.
21.yüzyılın yolarında giderken Cumhuriyeti kurmuş, büyük Türk devrimine ev sahipliği ve önderlik yapmış, Mustafa Kemal’in kurduğu CHP açılım yapıyor.
Açılım yapacak onlarca konu varken tutuyor kara çarşafı seçiyor.
70 yaşın verdiği bellek yitiminden olmalı ki, kara çarşaflıların çoğunluğunun AKP’yi bile desteklemediklerini Baykal göremiyor.
Kara çarşaflılara parti rozeti takmak dindara saygılı olduğunu göstermek değildir.
Din bezirganlarına, kadın düşmanlarına prim vermektir.
Bu işi AKP yapabilir, MHP de yapabilir, Saadet Partisi gözü kapalı yapar fakat CHP yaparsa işte buna uzun bir peeeeeessss çekmek yetmez.
CHP elinde oyuncak ettiği laikliği pestile çevirmiştir.
Artık dönüşü olmayan bir yola girdiler.
Açılım yapmak yetmez.
İyice açılmak gerekir.
Her ne kadar çarşaf kapanmak için kullanılırsa da, açılım yarım bırakılamaz.
Takkeli şalvarlı veya entarili, çember sakallılar da açılımın içine alınmalıdır.
Kara çarşafın özgürlüğü önemlidir.
Kadının özgürlüğü diye bir kavram varsa da, pek önemli değildir.
CHP kara çarşaflı kadınların desteğine ihtiyaç duymuştur.
Arz- talep kuralı gereği, kara çarşaflıya talep doğmuştur.
Atatürk’ün partisi diye ortalıkta boy gösteren CHP, kurucusunun kemiklerini sızlatmak pahasına Baykalizmin dikenli yollarını seçmiştir.
Baykal ve Baykalistler daha iyi bilirler ama yaptıkları yetersizdir.
Açılım dedin mi tam yapılmalı.
İki tane kara çarşaflıya parti rozeti takmak yetmez.
Karayalçın’ın adaylığı derhal iptal edilerek Ankara’ya “kara çarşaflı “ bir belediye başkan adayı bulunmalıdır.
Kara çarşaflı yoğunluğu olan il ve ilçelere de aynı nitelikte birer aday bulundu mu, meydana gelecek oy patlaması CHP’yi uçurur, uçurur……
Öyle bir uçurur ki, kimse bir daha CHP’yi göremez.
Uçaaaaaaaaaar ufukta kaybolur gider.
Hayırlı açılımlar ve güzel uçuşlar……….
Hürriyet yazarı Bekir Coşkun ara sıra “CE HA PES” diye yazar.
Artık bundan sonra tek “pes” le yetinmez.
Ya da “peeeeeeeeeeeeeeessssssssss” diye uzatır.
Bence PESTİL desin.
Atatürk ilkelerini çiğneye çiğneye pestile çevirdiler.
Atatürk karşıtları bile bu kadarını başaramazdı.
CHP, çarşafı kaldıran partiydi.
Şimdi çarşafla açılım sağlamaya çalışıyor.
Çarşaf ve açılım, nasıl oluyorsa ?
Çarşaf kapanmak için kullanılır.
Çok abartılı biçimde ve karalara bürünerek kapanma.
Kara çarşaflılar bana cehennem zebanilerini çağrıştırır.
Bu zebani denen yaratığı hiç gören yoktur ama tanımını yapsa kara çarşaf giydirirdi.
Kara çarşaf ya da burka İslami bir giysi değildir.
Beyinlerini örümcek ağları kaplamış, kara vicdanlı, bulanık düşünceli, yarım akıllı erkeklerin kadınlara bir dayatmasıdır.
Kadını toplumsal yaşamın içinden çıkartarak, alınır-satılır mal haline getirmek için kullanılan bir araçtır.
Atatürk kadını kara çarşaftan ve kafes arkasından çıkartarak toplumun aktif bireyi haline getirmiştir.
Ondan önce II.Abdülhamit ilk kız okullarını açarak kadını tutsaklıktan kurtarma adımını atmıştı.
1950 ve 1960 lı yılları hatırlıyorum.
Eyüp ve Fatih’de çarşaflı kadın yoktu.
Türkiye’de gericiliğin temel atma törenini düzenleyen Demokrat Parti döneminde bile çarşaf giyen kadın az görülürdü.
21.yüzyılın yolarında giderken Cumhuriyeti kurmuş, büyük Türk devrimine ev sahipliği ve önderlik yapmış, Mustafa Kemal’in kurduğu CHP açılım yapıyor.
Açılım yapacak onlarca konu varken tutuyor kara çarşafı seçiyor.
70 yaşın verdiği bellek yitiminden olmalı ki, kara çarşaflıların çoğunluğunun AKP’yi bile desteklemediklerini Baykal göremiyor.
Kara çarşaflılara parti rozeti takmak dindara saygılı olduğunu göstermek değildir.
Din bezirganlarına, kadın düşmanlarına prim vermektir.
Bu işi AKP yapabilir, MHP de yapabilir, Saadet Partisi gözü kapalı yapar fakat CHP yaparsa işte buna uzun bir peeeeeessss çekmek yetmez.
CHP elinde oyuncak ettiği laikliği pestile çevirmiştir.
Artık dönüşü olmayan bir yola girdiler.
Açılım yapmak yetmez.
İyice açılmak gerekir.
Her ne kadar çarşaf kapanmak için kullanılırsa da, açılım yarım bırakılamaz.
Takkeli şalvarlı veya entarili, çember sakallılar da açılımın içine alınmalıdır.
Kara çarşafın özgürlüğü önemlidir.
Kadının özgürlüğü diye bir kavram varsa da, pek önemli değildir.
CHP kara çarşaflı kadınların desteğine ihtiyaç duymuştur.
Arz- talep kuralı gereği, kara çarşaflıya talep doğmuştur.
Atatürk’ün partisi diye ortalıkta boy gösteren CHP, kurucusunun kemiklerini sızlatmak pahasına Baykalizmin dikenli yollarını seçmiştir.
Baykal ve Baykalistler daha iyi bilirler ama yaptıkları yetersizdir.
Açılım dedin mi tam yapılmalı.
İki tane kara çarşaflıya parti rozeti takmak yetmez.
Karayalçın’ın adaylığı derhal iptal edilerek Ankara’ya “kara çarşaflı “ bir belediye başkan adayı bulunmalıdır.
Kara çarşaflı yoğunluğu olan il ve ilçelere de aynı nitelikte birer aday bulundu mu, meydana gelecek oy patlaması CHP’yi uçurur, uçurur……
Öyle bir uçurur ki, kimse bir daha CHP’yi göremez.
Uçaaaaaaaaaar ufukta kaybolur gider.
Hayırlı açılımlar ve güzel uçuşlar……….
16 Kasım 2008 Pazar
EŞKİYA PİYASADA HÜKÜMRAN
EŞKİYA PİYASADA HÜKÜMRAN ORHAN SELEN
Bir kaç ay önce petrolün varil fiyatı 160 dolara vurmuştu.
Dünyadaki petrol üreticileri ve aracılarından vurgunlarını şimdilik tamamladıktan sonra fiyatlar inişe geçti.
Buna iniş denemez.
Taş gibi düştü.
Bu gün bir varil petrol 57 dolar.
Daha da aşağı düşmesi bekleniyor..
Bu düşüş dünyadaki akaryakıt pompa fiyatlarını da etkiledi.
Birçok yerde benzin fiyatları % 50 ye kadar düşürüldü.
Bu genel gidişe Türkiye’de uyulmuyor.
Dünyada petrol fiyatları hızla yükselirken tazı gibi fiyat arttıran akaryakıt dağıtıcıları düşüşte kaplumbağa kadar yavaşlar..
Kuruş kuruş indirim yapılıyor.
Fiyat denetimi belediyelerin elinden alındı.
Bu konuda yetkili başka kurum da bulunmuyor.
Devlet devreden çıkmış durumda.
Piyasanın çakalları ile halk karşı karşıya kaldılar.
Örgütlü ve sistemli biçimde halk soyuluyor.
Akaryakıt fiyatlarındaki rezilce oyunun sadece araç sahiplerini etkilediği düşünülmesin
Halk ekmekten suya, ulaşımdan sebzeye ustaca soyuluyor.
Akaryakıt fiyatları çıktığı hızla indirilse tüm piyasa etkilenecek.
Önce ulaşımda indirim yapılacak.
Petrol fiyatlarındaki artışların girdilerini arttırdığı ekmeğe zam yapanlar geri adım atacak.
Sebze ve meyve fiyatlarında ucuzlama olacak.
Bunlar piyasalarda rahatlama yaratır.
İktidarın orta sınıfı yoksullaştırmaya yönelik çabaları durma noktasına gelir.
Ancak akaryakıt fiyatlarındaki ağır aksak indirim soygunun sürmesini sağlıyor.
Anayasamızda “sosyal hukuk devleti” kavramının ne anlama geldiğini kimse açıklayamadığı için halkı soymak da bir anayasal hak halini alıyor.
Siyasetçiler kendi çıkarları dışında başka konularla ancak teğet geçtiklerinden onlardan halkın yararına girişimler beklemek hayaldir.
Nedir ki, birkaç tüketici örgütünün fazla duyulmayan sesleri dışında halktan da tepki gelmiyor.
Toplum bilincine ulaşılmış olsa bugünlerde Türkiye’de yer gök inlerdi.
İktidar halkla dalga geçiyor.
Piyasayı ellerinde tutanlar halkla alay ediyor.
Haksız kazanç almış yürümüş.
Küresel kriz yerel kerizleme halini almış.
Halkımızın sesi çıkmıyor.
Ülkenin düşünen beyni, yükselen sesi olması gereken üniversiteler tiyatroda oyun izler gibi sessizliklerini koruyorlar.
12 Eylül darbesinin amacı akan kanı durdurmak değil halkı sindirmek ve susturmaktı.
Başarıya ulaşılmış.
Yoksullaştırılan halk dilencileştiriliyor.
İşsizlik giderek artıyor ama çeşitli alanlarda işçi de bulunamıyor.
Yiyecek paketleri, kömür torbaları ile insanlar tembelliğe de alıştırılıyor.
Bu gidişle ortada soyulacak halk kalmayacak.
O zaman piyasa eşkiyaları kimi soyacaklar?
Devleti unuttuğum sanılmasın.
Ortada halk kalmayınca devlette kalmaz.
Halkımız tehlikeyi fark edemediyse bunu adı uyku değildir.
Ölümdür.. Ölüm…
Bir kaç ay önce petrolün varil fiyatı 160 dolara vurmuştu.
Dünyadaki petrol üreticileri ve aracılarından vurgunlarını şimdilik tamamladıktan sonra fiyatlar inişe geçti.
Buna iniş denemez.
Taş gibi düştü.
Bu gün bir varil petrol 57 dolar.
Daha da aşağı düşmesi bekleniyor..
Bu düşüş dünyadaki akaryakıt pompa fiyatlarını da etkiledi.
Birçok yerde benzin fiyatları % 50 ye kadar düşürüldü.
Bu genel gidişe Türkiye’de uyulmuyor.
Dünyada petrol fiyatları hızla yükselirken tazı gibi fiyat arttıran akaryakıt dağıtıcıları düşüşte kaplumbağa kadar yavaşlar..
Kuruş kuruş indirim yapılıyor.
Fiyat denetimi belediyelerin elinden alındı.
Bu konuda yetkili başka kurum da bulunmuyor.
Devlet devreden çıkmış durumda.
Piyasanın çakalları ile halk karşı karşıya kaldılar.
Örgütlü ve sistemli biçimde halk soyuluyor.
Akaryakıt fiyatlarındaki rezilce oyunun sadece araç sahiplerini etkilediği düşünülmesin
Halk ekmekten suya, ulaşımdan sebzeye ustaca soyuluyor.
Akaryakıt fiyatları çıktığı hızla indirilse tüm piyasa etkilenecek.
Önce ulaşımda indirim yapılacak.
Petrol fiyatlarındaki artışların girdilerini arttırdığı ekmeğe zam yapanlar geri adım atacak.
Sebze ve meyve fiyatlarında ucuzlama olacak.
Bunlar piyasalarda rahatlama yaratır.
İktidarın orta sınıfı yoksullaştırmaya yönelik çabaları durma noktasına gelir.
Ancak akaryakıt fiyatlarındaki ağır aksak indirim soygunun sürmesini sağlıyor.
Anayasamızda “sosyal hukuk devleti” kavramının ne anlama geldiğini kimse açıklayamadığı için halkı soymak da bir anayasal hak halini alıyor.
Siyasetçiler kendi çıkarları dışında başka konularla ancak teğet geçtiklerinden onlardan halkın yararına girişimler beklemek hayaldir.
Nedir ki, birkaç tüketici örgütünün fazla duyulmayan sesleri dışında halktan da tepki gelmiyor.
Toplum bilincine ulaşılmış olsa bugünlerde Türkiye’de yer gök inlerdi.
İktidar halkla dalga geçiyor.
Piyasayı ellerinde tutanlar halkla alay ediyor.
Haksız kazanç almış yürümüş.
Küresel kriz yerel kerizleme halini almış.
Halkımızın sesi çıkmıyor.
Ülkenin düşünen beyni, yükselen sesi olması gereken üniversiteler tiyatroda oyun izler gibi sessizliklerini koruyorlar.
12 Eylül darbesinin amacı akan kanı durdurmak değil halkı sindirmek ve susturmaktı.
Başarıya ulaşılmış.
Yoksullaştırılan halk dilencileştiriliyor.
İşsizlik giderek artıyor ama çeşitli alanlarda işçi de bulunamıyor.
Yiyecek paketleri, kömür torbaları ile insanlar tembelliğe de alıştırılıyor.
Bu gidişle ortada soyulacak halk kalmayacak.
O zaman piyasa eşkiyaları kimi soyacaklar?
Devleti unuttuğum sanılmasın.
Ortada halk kalmayınca devlette kalmaz.
Halkımız tehlikeyi fark edemediyse bunu adı uyku değildir.
Ölümdür.. Ölüm…
22 Ekim 2008 Çarşamba
KARŞI DEVRİM UYGUN ADIM
KARŞI DEVRİM UYGUN ADIM ORHAN SELEN
Önce bir yanlışı düzeltelim.
29 Ekim 1923 de yeni bir devlet kurulmadı.
Var olan bir devletin rejimi değişti.
Monarşi gitti, cumhuriyet geldi.
“Padişahım çok yaşa “ diye bağıranlar, “yaşasın cumhuriyet” demeye başladılar.
Bu değişiklik bazılarını mutlu ederken bazılarını da rahatsız etti.
Aradan geçen 85 yılda çok tuhaf işler oldu.
İlk 15 yıl mutlu olanlar çoğunluktayken, 10 Kasım 1938 den sonra cumhuriyet rejiminden rahatsız olanların sayısı hızla arttı.
Mustafa Kemal’in en yakın silah ve yol arkadaşı İsmet İnönü bile cumhuriyeti bazı ilkelerden ödün vererek koruyabileceği yanlışına saplandı.
İnönü’nün cumhuriyetin yılmaz bekçisi olduğunu savunanlar, Nazım Hikmet’in 12 yıl onun Milli Şef iktidarı döneminde hapiste yattığı, Sabahattin Ali’nin bir istihbarat ajanı tarafından öldürüldüğü, Tan Gazetesi’nin yakılıp yıkıldığı, Behice Boran-Niyazi Berkes-Pertev Naili Boratav’ın üniversiten atıldıkları gündeme gelince hemen konuyu değiştirirler.
İnönü iktidarı kaybettikten sonra sık sık “akademik özgürlükten” söz etmiştir ama 1933 yılındaki üniversite devrimine ilk dinamit onun döneminde konulmuştur.
Ünlü Ressamlarımızdan Nuri İyem 1946’da bir resim sergisi açmak istediğinde, polis resimleri önce emniyetin görmesi gerektiğini kendisine bildirmişti.
Cahit Irgat 1947’de çıkardığı Rüzgarlar Konuşuyor adlı şiir kitabında yoksulluktan söz ettiği için 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.
Bir yandan aydınlara baskı yapılırken öte yandan da demiryolları kenara itilerek “kara yolu” tuzağına düşüldü.
Yapılan karayolları üzerinde gidecek araçları Türkiye üretmediği için yedek parçadan lastiğe, motor yağından benzine ülke dışa bağımlı hale getirildi.
Bağımsızlık korunması kazanılmasından daha zor bir olgudur.
Biz kazandık ama koruyamadık.
İşin en acı yanı ise, korumak için hiç çaba göstermedik.
Bağımsızlığımızı savunan gençlerin asılmasına, işkence görmesine, hapislerde çürümesine tepki göstermedik, sessiz kaldık.
70 yıl önce emeklemeye başlayan karşı devrim bu günlerde uygun adım yürüyor.
Cumhuriyeti kuran parti iktidarı kadrolaşmak, kendi adamlarını yetiştirmek, devletin kurumlarını ele geçirmekle suçlarken, geriye bakıp kendisinin neleri yapmadığını görmek istemiyor.
Karşı devrimciler tarikatlarda örgütlenir mahalle aralarında fitnelerini yayarken, çağdaşlığı savunduklarını sananlar birbirlerinin gözlerini oymaktan öte ne yaptılar?
Fetoşçular; okullar, ışık evleri, yurtlar, işyerleri kurup gençleri buralarda kendi amaçlarına göre yönlendirirken “laikler” kimleri nerede yetiştirdiler.
Nerede Türk Ocakları?
Nerede Halk Evleri?
Hangi zengin Atatürkçü okullar açtı da cumhuriyetin temel ilkelerini özümsemiş gençler yetişmesine destek verdi?
Ben milli görüşçülere ve onların türevlerine kızamıyorum.
Bir amaç belirlemişler ve ona ulaşmak için her yolu deniyorlar.
Seçimlerde eksiksiz sandık başına gidiyor, oylarını veriyorlar.
Karşı devrimin bu kadar uygun adım yürümesi ve sürekli yükselmesi rastlantı değildir.
Kemalistler, laikler, kendisine aydın diyenler bıraksınlar karşılarındakilerin neler yaptıklarını sayıklamayı.
Kendilerinin neleri yapmadıklarını düşünsünler.
Önce bir yanlışı düzeltelim.
29 Ekim 1923 de yeni bir devlet kurulmadı.
Var olan bir devletin rejimi değişti.
Monarşi gitti, cumhuriyet geldi.
“Padişahım çok yaşa “ diye bağıranlar, “yaşasın cumhuriyet” demeye başladılar.
Bu değişiklik bazılarını mutlu ederken bazılarını da rahatsız etti.
Aradan geçen 85 yılda çok tuhaf işler oldu.
İlk 15 yıl mutlu olanlar çoğunluktayken, 10 Kasım 1938 den sonra cumhuriyet rejiminden rahatsız olanların sayısı hızla arttı.
Mustafa Kemal’in en yakın silah ve yol arkadaşı İsmet İnönü bile cumhuriyeti bazı ilkelerden ödün vererek koruyabileceği yanlışına saplandı.
İnönü’nün cumhuriyetin yılmaz bekçisi olduğunu savunanlar, Nazım Hikmet’in 12 yıl onun Milli Şef iktidarı döneminde hapiste yattığı, Sabahattin Ali’nin bir istihbarat ajanı tarafından öldürüldüğü, Tan Gazetesi’nin yakılıp yıkıldığı, Behice Boran-Niyazi Berkes-Pertev Naili Boratav’ın üniversiten atıldıkları gündeme gelince hemen konuyu değiştirirler.
İnönü iktidarı kaybettikten sonra sık sık “akademik özgürlükten” söz etmiştir ama 1933 yılındaki üniversite devrimine ilk dinamit onun döneminde konulmuştur.
Ünlü Ressamlarımızdan Nuri İyem 1946’da bir resim sergisi açmak istediğinde, polis resimleri önce emniyetin görmesi gerektiğini kendisine bildirmişti.
Cahit Irgat 1947’de çıkardığı Rüzgarlar Konuşuyor adlı şiir kitabında yoksulluktan söz ettiği için 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.
Bir yandan aydınlara baskı yapılırken öte yandan da demiryolları kenara itilerek “kara yolu” tuzağına düşüldü.
Yapılan karayolları üzerinde gidecek araçları Türkiye üretmediği için yedek parçadan lastiğe, motor yağından benzine ülke dışa bağımlı hale getirildi.
Bağımsızlık korunması kazanılmasından daha zor bir olgudur.
Biz kazandık ama koruyamadık.
İşin en acı yanı ise, korumak için hiç çaba göstermedik.
Bağımsızlığımızı savunan gençlerin asılmasına, işkence görmesine, hapislerde çürümesine tepki göstermedik, sessiz kaldık.
70 yıl önce emeklemeye başlayan karşı devrim bu günlerde uygun adım yürüyor.
Cumhuriyeti kuran parti iktidarı kadrolaşmak, kendi adamlarını yetiştirmek, devletin kurumlarını ele geçirmekle suçlarken, geriye bakıp kendisinin neleri yapmadığını görmek istemiyor.
Karşı devrimciler tarikatlarda örgütlenir mahalle aralarında fitnelerini yayarken, çağdaşlığı savunduklarını sananlar birbirlerinin gözlerini oymaktan öte ne yaptılar?
Fetoşçular; okullar, ışık evleri, yurtlar, işyerleri kurup gençleri buralarda kendi amaçlarına göre yönlendirirken “laikler” kimleri nerede yetiştirdiler.
Nerede Türk Ocakları?
Nerede Halk Evleri?
Hangi zengin Atatürkçü okullar açtı da cumhuriyetin temel ilkelerini özümsemiş gençler yetişmesine destek verdi?
Ben milli görüşçülere ve onların türevlerine kızamıyorum.
Bir amaç belirlemişler ve ona ulaşmak için her yolu deniyorlar.
Seçimlerde eksiksiz sandık başına gidiyor, oylarını veriyorlar.
Karşı devrimin bu kadar uygun adım yürümesi ve sürekli yükselmesi rastlantı değildir.
Kemalistler, laikler, kendisine aydın diyenler bıraksınlar karşılarındakilerin neler yaptıklarını sayıklamayı.
Kendilerinin neleri yapmadıklarını düşünsünler.
21 Ekim 2008 Salı
R.T.E'YE MEKTUP
R.T.E’YE MEKTUP ORHAN SELEN
Bay Erdoğan !
Mektubun başlığına bakarak sizi küçümsediğimi sanmayın.
Bu yolda sizi gaza getirenlere de sakın inanmayın.
Size “sayın” demek isterdim ama Öcalan’a sayın diyenleri görünce aynı kelimeyle size hitap edersem bunu hakaret olarak algılayacağınızı düşündüm.
Ayrıca AB üyesi olma yolunda atılan adımlara bakıldığında “bay” hitabının batılı olduğu anlaşılır.
Bildiğiniz gibi onlar ve ABD’liler “Mr. President” derler.
Türkçe karşılığı “Bay Başkan” dır.
Aylar önceki bir yazımda danışmanlarınızın sizi yanlış yönlendirdiğini belirterek onları kovmanızı önermiştim.
Sizde her yazılan ve söylenenin tersini yapma saplantısı bulunduğundan kovmak bir yana , çevrenizdeki yeteneksizlere daha çok bağlandınız.
Onlar ki, hepsi iyi aile çocuklarıdır.
Halkımızın adını duyduğu zaman ayağa kalktığı okulları bitirmişlerdir.
Birkaç dil bilirler ve bu dillerde şakır şakır konuşur yazarlar.
İçlerinde ithalat, ihracatla uğraşarak köşe köşe olanlar vardır.
Aşı ithalatını elinde tuttuğu için Türkiye’de aşı üretimini engelleyenlerin bulunduğu söylenmektedir.
Amerika’yı bilirler, Avrupa avuçlarının içi gibidir.
Asya ve Afrika konusunda uzmandırlar.
Avustralya’da ava çıkarlar, kutuplarda kayak yaparlar.
Bu çok bilmişlerin bilmedikleri tek yer vardır.
T ü r k i y e……
İmam Hatip okulları ve bitirenler konusunda sizi yanıltılar.
Türban konusunda yanıltmanın da ötesine geçerek konuyu Anayasa’ya sokturma tuhaflığını sizin aracılığınızla gerçekleştirmek istediler.
Başta Üniversiteler ve Yargı olmak üzere ülkenin tüm kurumlarıyla kavga etmeniz için sizi kışkırttılar.
Bununla yetinmediler, ülkedeki tüm kurum ve kuruluşları “ele geçirmeniz” gerektiğine sizi inandırdılar.
İktidarınızı pekiştirmeniz ve yerinizi sağlamlaştırmanız için Orduyla da kavga edip kazanmanız gerektiğini işlediler.
Sebze, meyve ve hayvan üreticiliği konusunda size yanlış bilgiler ileterek bu sektörlerin çökmesini sağladılar.
Siz deniz görerek büyümüş birisiniz.
Türkiye’nin de üç yanı denizdir.
Sevgili danışmanlarınız size her konuda yanlış bilgiler aktarırken, “DENİZCİLİK BAKANLIĞI” kurmanız konusunda neden bir şeyler söylemediler dersiniz ?
Bu yazımı okuduktan sonra bir kaçını çağırıp sorabilir misiniz ?
Dış İşleri konusunda danışmanlarınız var mı ?
Elbette vardır.
Lütfen kendilerine sorar mısınız, gelecek 50 yıl içinde Rusya ve İran’ın bölgedeki etkinlikleri ne olacaktır ?
ABD – Avrupa Birliği- Rusya üçgeninde Türkiye’nin duruşu nasıl olmalıdır?
Danışmanlarınız sonunda sizi 70 milyon önünde oldukça zor bir duruma soktular.
Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirini Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın diye okuttular.
Kendilerine sorarsanız :
İkisinin de adı “FA” ile başlıyordu karıştırdık diyeceklerdir.
Şiiri damardan okudunuz. Sizi kutlarım.
Şiir okumakta başarılısınız ama aynı başarıyı danışman kovmakta gösteremiyorsunuz.
Lütfen bir deneyin, çok kolay olduğunu göreceksiniz.
Best regards Mr.Prime Minister.
Bay Erdoğan !
Mektubun başlığına bakarak sizi küçümsediğimi sanmayın.
Bu yolda sizi gaza getirenlere de sakın inanmayın.
Size “sayın” demek isterdim ama Öcalan’a sayın diyenleri görünce aynı kelimeyle size hitap edersem bunu hakaret olarak algılayacağınızı düşündüm.
Ayrıca AB üyesi olma yolunda atılan adımlara bakıldığında “bay” hitabının batılı olduğu anlaşılır.
Bildiğiniz gibi onlar ve ABD’liler “Mr. President” derler.
Türkçe karşılığı “Bay Başkan” dır.
Aylar önceki bir yazımda danışmanlarınızın sizi yanlış yönlendirdiğini belirterek onları kovmanızı önermiştim.
Sizde her yazılan ve söylenenin tersini yapma saplantısı bulunduğundan kovmak bir yana , çevrenizdeki yeteneksizlere daha çok bağlandınız.
Onlar ki, hepsi iyi aile çocuklarıdır.
Halkımızın adını duyduğu zaman ayağa kalktığı okulları bitirmişlerdir.
Birkaç dil bilirler ve bu dillerde şakır şakır konuşur yazarlar.
İçlerinde ithalat, ihracatla uğraşarak köşe köşe olanlar vardır.
Aşı ithalatını elinde tuttuğu için Türkiye’de aşı üretimini engelleyenlerin bulunduğu söylenmektedir.
Amerika’yı bilirler, Avrupa avuçlarının içi gibidir.
Asya ve Afrika konusunda uzmandırlar.
Avustralya’da ava çıkarlar, kutuplarda kayak yaparlar.
Bu çok bilmişlerin bilmedikleri tek yer vardır.
T ü r k i y e……
İmam Hatip okulları ve bitirenler konusunda sizi yanıltılar.
Türban konusunda yanıltmanın da ötesine geçerek konuyu Anayasa’ya sokturma tuhaflığını sizin aracılığınızla gerçekleştirmek istediler.
Başta Üniversiteler ve Yargı olmak üzere ülkenin tüm kurumlarıyla kavga etmeniz için sizi kışkırttılar.
Bununla yetinmediler, ülkedeki tüm kurum ve kuruluşları “ele geçirmeniz” gerektiğine sizi inandırdılar.
İktidarınızı pekiştirmeniz ve yerinizi sağlamlaştırmanız için Orduyla da kavga edip kazanmanız gerektiğini işlediler.
Sebze, meyve ve hayvan üreticiliği konusunda size yanlış bilgiler ileterek bu sektörlerin çökmesini sağladılar.
Siz deniz görerek büyümüş birisiniz.
Türkiye’nin de üç yanı denizdir.
Sevgili danışmanlarınız size her konuda yanlış bilgiler aktarırken, “DENİZCİLİK BAKANLIĞI” kurmanız konusunda neden bir şeyler söylemediler dersiniz ?
Bu yazımı okuduktan sonra bir kaçını çağırıp sorabilir misiniz ?
Dış İşleri konusunda danışmanlarınız var mı ?
Elbette vardır.
Lütfen kendilerine sorar mısınız, gelecek 50 yıl içinde Rusya ve İran’ın bölgedeki etkinlikleri ne olacaktır ?
ABD – Avrupa Birliği- Rusya üçgeninde Türkiye’nin duruşu nasıl olmalıdır?
Danışmanlarınız sonunda sizi 70 milyon önünde oldukça zor bir duruma soktular.
Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirini Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın diye okuttular.
Kendilerine sorarsanız :
İkisinin de adı “FA” ile başlıyordu karıştırdık diyeceklerdir.
Şiiri damardan okudunuz. Sizi kutlarım.
Şiir okumakta başarılısınız ama aynı başarıyı danışman kovmakta gösteremiyorsunuz.
Lütfen bir deneyin, çok kolay olduğunu göreceksiniz.
Best regards Mr.Prime Minister.
15 Ekim 2008 Çarşamba
SOL NEDEN SESSİZ?
SOL NEDEN SESSİZ ? ORHAN SELEN
Türkiye tam bir cadı kazanına döndü.
Siyaset kaynıyor.
Üniversiteler kaynıyor.
Yargı kaynıyor.
Sağlık sistemi kaynıyor.
Sosyal güvenlik sistemi kaynıyor.
Ekonomi kaynıyor.
AKP ve CHP kaynıyor.
MHP kaynamıyor onlar donmuş durumdalar.
Ülkenin tüm toplumsal dengeleri sallanırken “sol” da da kaynama falan yok.
Sovyetler Birliği tarihe gömüldükten sonra solumuz suskunluk dönemine girdi.
Konuşacak ama ne konuşacağını bilmiyor, ne yapacağını da..
Ufuk Uras’ın seçimlere solun birlikte katılması için yaptığı çağrıya , solla en küçük ilişkisi bulunmayan CHP’den yanıt geldi.
- Biz öteden beri birlikten yanayız. Gelin bizim çatımız altında birleşin.
Bu yanıtı duyduktan sonra bir kez daha anlaşıldı ki, “utanma” tatile çıkmış.
CHP üstlendiği “solu yok etme” misyonunu başarıyla sürdürürken Türk solu bu eyleme yem olmayı içine sindirebiliyor.
CHP solu kendi çatısını altına çağırırken , soldan “ sen de kimsin” diyen çıkmaması bir yanda olası bir adaylık yalakalığının yatırımı, öte yandan da solun içinde bulunduğu hüzünlü durumun ölçütüdür.
Kaynayan cadı kazanında her kafadan bir ses çıkıyor, herkes her yemeğe maydanoz ama soldan ses yok.
Bu durum Türk soluna hiç mi hiç yakışmıyor.
Vurulan, asılan solculara ağıt yakılarak sol düşünce yaşatılamaz.
Emekçi halk yığınlarına solu adam gibi anlatıp iktidar yolunda kararlı adımlarla yürümeden yapılan solculuk “sosyal mastubasyondur”.
Beş yıldızlı otel salonlarında ikide birde düzenlenen “solda birlik arayış” toplantıları ise
emekçilerin tiksinti ve kuşkuyla izledikleri bir dizi soytarılıktır.
1940 yıllarda çok partililiğe balıklama atlandı ama sol sürekli yok edilmeye çalışıldı.
Türkiye İşçi Partisi’nin meclise girebildiği 1965 ve 1968 dışında solun sürekli yolu kesildi.
Mart ve 12 Eylül zulümleri solcuları ezip geçti ama anlaşılan bunlar yetmemiş olacak ki solu “yemleme” yoluyla da etkisiz bırakma çabaları sürdü.
Halkı kandırmak için her türlü cambazlığı yapan, iktidar yolunda “Allah’ı” bile kullanan sağ siyaset , yıllardır “sol”suz bir siyaseti demokrasi diye yutturdu.
Yutturmayı da sürdürüyor.
Kendi düşüncelerine uyan partiler yerine CHP içinde yer alan ve buradan sol için umut bekleyenler ise tarihte “sola ihanet” edenlerin listesinde yer alacaklar.
Sosyal Demokrat Halk partisi Mayıs ayındaki olağan kurultayında Türkiye’nin ihtiyacı olan ciddi projeler sundu.
Ancak SHP’nin sundukları ile ne medya ilgilendi, ne de kendilerini solcu sananlar.
CHP içinde kariyer peşinde koşan solcu arkadaşlar farkında olmadan kendilerine, sol düşünceye ve Türkiye’ye ihanet ediyorlar.
CHP’nin solla oynamasına destek veriyorlar.
Alsınlar ellerine CHP milletvekili ad listesini ve iyice baksınlar.
İçlerine siniyorsa, solcu falan değiller.
İçlerine sinmiyorsa, sol siyaset içinde yerlerini alsınlar.
Türkiye tam bir cadı kazanına döndü.
Siyaset kaynıyor.
Üniversiteler kaynıyor.
Yargı kaynıyor.
Sağlık sistemi kaynıyor.
Sosyal güvenlik sistemi kaynıyor.
Ekonomi kaynıyor.
AKP ve CHP kaynıyor.
MHP kaynamıyor onlar donmuş durumdalar.
Ülkenin tüm toplumsal dengeleri sallanırken “sol” da da kaynama falan yok.
Sovyetler Birliği tarihe gömüldükten sonra solumuz suskunluk dönemine girdi.
Konuşacak ama ne konuşacağını bilmiyor, ne yapacağını da..
Ufuk Uras’ın seçimlere solun birlikte katılması için yaptığı çağrıya , solla en küçük ilişkisi bulunmayan CHP’den yanıt geldi.
- Biz öteden beri birlikten yanayız. Gelin bizim çatımız altında birleşin.
Bu yanıtı duyduktan sonra bir kez daha anlaşıldı ki, “utanma” tatile çıkmış.
CHP üstlendiği “solu yok etme” misyonunu başarıyla sürdürürken Türk solu bu eyleme yem olmayı içine sindirebiliyor.
CHP solu kendi çatısını altına çağırırken , soldan “ sen de kimsin” diyen çıkmaması bir yanda olası bir adaylık yalakalığının yatırımı, öte yandan da solun içinde bulunduğu hüzünlü durumun ölçütüdür.
Kaynayan cadı kazanında her kafadan bir ses çıkıyor, herkes her yemeğe maydanoz ama soldan ses yok.
Bu durum Türk soluna hiç mi hiç yakışmıyor.
Vurulan, asılan solculara ağıt yakılarak sol düşünce yaşatılamaz.
Emekçi halk yığınlarına solu adam gibi anlatıp iktidar yolunda kararlı adımlarla yürümeden yapılan solculuk “sosyal mastubasyondur”.
Beş yıldızlı otel salonlarında ikide birde düzenlenen “solda birlik arayış” toplantıları ise
emekçilerin tiksinti ve kuşkuyla izledikleri bir dizi soytarılıktır.
1940 yıllarda çok partililiğe balıklama atlandı ama sol sürekli yok edilmeye çalışıldı.
Türkiye İşçi Partisi’nin meclise girebildiği 1965 ve 1968 dışında solun sürekli yolu kesildi.
Mart ve 12 Eylül zulümleri solcuları ezip geçti ama anlaşılan bunlar yetmemiş olacak ki solu “yemleme” yoluyla da etkisiz bırakma çabaları sürdü.
Halkı kandırmak için her türlü cambazlığı yapan, iktidar yolunda “Allah’ı” bile kullanan sağ siyaset , yıllardır “sol”suz bir siyaseti demokrasi diye yutturdu.
Yutturmayı da sürdürüyor.
Kendi düşüncelerine uyan partiler yerine CHP içinde yer alan ve buradan sol için umut bekleyenler ise tarihte “sola ihanet” edenlerin listesinde yer alacaklar.
Sosyal Demokrat Halk partisi Mayıs ayındaki olağan kurultayında Türkiye’nin ihtiyacı olan ciddi projeler sundu.
Ancak SHP’nin sundukları ile ne medya ilgilendi, ne de kendilerini solcu sananlar.
CHP içinde kariyer peşinde koşan solcu arkadaşlar farkında olmadan kendilerine, sol düşünceye ve Türkiye’ye ihanet ediyorlar.
CHP’nin solla oynamasına destek veriyorlar.
Alsınlar ellerine CHP milletvekili ad listesini ve iyice baksınlar.
İçlerine siniyorsa, solcu falan değiller.
İçlerine sinmiyorsa, sol siyaset içinde yerlerini alsınlar.
13 Ekim 2008 Pazartesi
BAYRAK HER YERDE OLMALI
BAYRAK HER YERDE OLMALI ORHAN SELEN
Bayrak bir ulusun varlığının ve bağımsızlığının simgesidir.
Her ulusun bayrağı kutsaldır.
Yunan ordusunun yenilgisinden sonra İzmir’de ayaklarının altına serilen bu ülkenin bayrağını kaldırtan Mustafa Kemal, bir ulusun bayrağına karşı gösterilen bu densizliğe sert biçimde karşı çıkmıştı.
Mustafa Kemal’i anlamayanlar, bu davranışsını da kavrayamadılar.
“Yunan Kralı bizim bayrağın üzerine basarak geçmişti, Mustafa Kemal de aynısını yapsa ne olurdu sanki” diyen terbiyesizler bile çıktı.
Kendilerini milliyetçi sanan lümpen ayak takımının ikide birde başka ülkelerin bayraklarını yerlere atıp yakmalarını haklı çıkarmak için gerekçe arayanlar, terbiyesizlikten başka kavrama sarılamazlar.
Bayrak rengi ne olursa olsun saygı görmelidir.
Bayrağın dostu düşmanı olmaz.
Her bayrağın kendi şehidi vardır.
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır”
Bunu yazan şair Türk Bayrağı’nı düşünmüştür ama kelimelere bakıldığında tüm bayrakları kapsadığı hemen anlaşılır.
Ankara’da gezdiğimizde alışveriş merkezlerinin girişlerine, tepelere ve parklara dikilen direklerde dalgalanan bayraklarımızı görmek gurur veriyor.
Bir de rüzgar varsa, ay yıldızlı bayrağımızın süzülüşünü durup seyretmeden geçemiyoruz.
Son yıllar Ankara’nın her yerinde bu bayraklar dalgalanıyor.
Görünüş çok güzel ama “vatan” Ankara’yla sınırlı değil ki..
Başkentteki yüzlerce dev bayrak doğudaki bayraksız tepeler gerçeğini örtemez.
Hakkari, Şırnak, Şemdinli, Batman dağlarındaki yüksek tepelere direkler dikerek dev Türk bayraklarını asıp kalmasını sağlayabiliyor muyuz?
Ankara‘yı bayrakla donatmak güzeldir ama marifet değildir.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde her yerde bayrağımız dalgalanabilmeli.
Ne yazık ki bu yapılamıyor.
Ne bayrağımız ne de askerimizi koruyabiliyoruz.
Bizlere ilkokul yıllarında abuk bir şarkı öğretmişlerdi.
Düşünmemize izin veren bir eğitim görmediğimiz için heyecanla, bağırarak bu saçma şarkıyı söylerdik.
“Orda bir köy var uzakta
gitmesek de gelmesek de
o köy bizim köyümüzdür”
Kapılarına kilit vurulmuş, öğretmeni olmayan, tepelerinde bayrağımızın dalgalanmadığı, öğretmenin, polisin, doktorun, hemşirenin can güvenliğinin sağlanamadığı köyler nasıl bizim olabilir ki?
Gidilemeyen yer bizim olamaz.
Doğu ve Güney Doğuda can güvenliği sağlanamadığından hayvancılık yok oldu.
İşsiz insan yığınları büyük şehirlere göçtüler.
Kapkaç, hırssızlık, gasp arttı.
Ankara’da adım başı bayrak direkleri ve bayraklar.
Doğu’da derme çatma barakalarda sınırlarımızı korumaya çalışan genç insanlar.
Golf oynamayı bırakmayan ve “Aktütün’e ben mi gidecektim” diyen bir kuvvet komutanı
Birileri halkı “Allah’la kandırıyorlar”
Başka birileri Ankara’nın çeşitli yerlerine diktikleri “bayraklarla” aldatıyor.
Türk halkının kaderi “aldatılmak” olmamalı.
Aldatmayı alışkanlık haline getirenler utanma duygusundan uzaktırlar.
Bıkmadan, usanmadan “aldananlara” ne demeli?
Bayrak bir ulusun varlığının ve bağımsızlığının simgesidir.
Her ulusun bayrağı kutsaldır.
Yunan ordusunun yenilgisinden sonra İzmir’de ayaklarının altına serilen bu ülkenin bayrağını kaldırtan Mustafa Kemal, bir ulusun bayrağına karşı gösterilen bu densizliğe sert biçimde karşı çıkmıştı.
Mustafa Kemal’i anlamayanlar, bu davranışsını da kavrayamadılar.
“Yunan Kralı bizim bayrağın üzerine basarak geçmişti, Mustafa Kemal de aynısını yapsa ne olurdu sanki” diyen terbiyesizler bile çıktı.
Kendilerini milliyetçi sanan lümpen ayak takımının ikide birde başka ülkelerin bayraklarını yerlere atıp yakmalarını haklı çıkarmak için gerekçe arayanlar, terbiyesizlikten başka kavrama sarılamazlar.
Bayrak rengi ne olursa olsun saygı görmelidir.
Bayrağın dostu düşmanı olmaz.
Her bayrağın kendi şehidi vardır.
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır”
Bunu yazan şair Türk Bayrağı’nı düşünmüştür ama kelimelere bakıldığında tüm bayrakları kapsadığı hemen anlaşılır.
Ankara’da gezdiğimizde alışveriş merkezlerinin girişlerine, tepelere ve parklara dikilen direklerde dalgalanan bayraklarımızı görmek gurur veriyor.
Bir de rüzgar varsa, ay yıldızlı bayrağımızın süzülüşünü durup seyretmeden geçemiyoruz.
Son yıllar Ankara’nın her yerinde bu bayraklar dalgalanıyor.
Görünüş çok güzel ama “vatan” Ankara’yla sınırlı değil ki..
Başkentteki yüzlerce dev bayrak doğudaki bayraksız tepeler gerçeğini örtemez.
Hakkari, Şırnak, Şemdinli, Batman dağlarındaki yüksek tepelere direkler dikerek dev Türk bayraklarını asıp kalmasını sağlayabiliyor muyuz?
Ankara‘yı bayrakla donatmak güzeldir ama marifet değildir.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde her yerde bayrağımız dalgalanabilmeli.
Ne yazık ki bu yapılamıyor.
Ne bayrağımız ne de askerimizi koruyabiliyoruz.
Bizlere ilkokul yıllarında abuk bir şarkı öğretmişlerdi.
Düşünmemize izin veren bir eğitim görmediğimiz için heyecanla, bağırarak bu saçma şarkıyı söylerdik.
“Orda bir köy var uzakta
gitmesek de gelmesek de
o köy bizim köyümüzdür”
Kapılarına kilit vurulmuş, öğretmeni olmayan, tepelerinde bayrağımızın dalgalanmadığı, öğretmenin, polisin, doktorun, hemşirenin can güvenliğinin sağlanamadığı köyler nasıl bizim olabilir ki?
Gidilemeyen yer bizim olamaz.
Doğu ve Güney Doğuda can güvenliği sağlanamadığından hayvancılık yok oldu.
İşsiz insan yığınları büyük şehirlere göçtüler.
Kapkaç, hırssızlık, gasp arttı.
Ankara’da adım başı bayrak direkleri ve bayraklar.
Doğu’da derme çatma barakalarda sınırlarımızı korumaya çalışan genç insanlar.
Golf oynamayı bırakmayan ve “Aktütün’e ben mi gidecektim” diyen bir kuvvet komutanı
Birileri halkı “Allah’la kandırıyorlar”
Başka birileri Ankara’nın çeşitli yerlerine diktikleri “bayraklarla” aldatıyor.
Türk halkının kaderi “aldatılmak” olmamalı.
Aldatmayı alışkanlık haline getirenler utanma duygusundan uzaktırlar.
Bıkmadan, usanmadan “aldananlara” ne demeli?
9 Ekim 2008 Perşembe
TÜRKÇE'Yİ TANIMIYORUZ
TÜRKÇE’Yİ TANIMIYORUZ ORHAN SELEN
Türkçe’nin yetersiz ve kısır bir dil olduğu sık sık gündeme gelir.
Kendimizi küçük görmenin ve aşağılamanın büyüsüne kapılanlar “biz adam olamayız”la başladıkları geyik muhabbetlerini Türkçe’nin “göçebe dili” olduğuyla sonlandırırlar.
Milliyetçilik tapusunun kendilerinde olduğunu sananlar da Türkçe’nin “ulusal” bir dil olduğunu savunmak tuhaflığına saplanırlar.
Bunu öne sürenler, Türkçe’yi Bulgarca ile aynı kalıba soktuklarının farkında değillerdir.
Ulusal diller, belli ülkelerde konuşulan, dar kalıplara sıkışmış sınırları olan dillerdir.
Türkçe ise bir imparatorluk dilidir.
İmparatorluklar büyük devletlerdir.
Büyük devletleri ise büyük uluslar kurabilirler.
Türkçe işte böyle büyük bir ulusun kurduğu büyük devletlerin dilidir.
Atalarımız yeni toprakları alarak vatan sınırlarına kattıklarında, orada yaşayan insanların dillerindeki kelimelerin de bazılarını Türkçe’ye katmışlardır.
Anatolia’yı Anadolu, Gallipoli’yi Gelibolu, Cıharşembih’i Çarşamba, Pencüşembih’i Perşembe yapmak ince zeka gerektirir.
Guşe’yi köşe yaptıktan sonra, köşe taşı, köşe başı, köşe dönme, köşe kapmaca gibi yeni kelimeler üretmek de önemli başarıdır.
Farsça “çiçek” anlamıma gelen “gül” kelimesini Türkçe’ye aldıktan sonra Gülten, Gülhan, Gülcan, gül deste, Gülseren, Gülveren, Gülderen gibi yüzlerce kelime türetmek dilimizin bir başka zenginliğidir.
Türkçe’de Arapça, Farsça, Rusça, İtalyanca, Fransızca, Moğolca, Çince, Rumca’dan dilimize yerleşmiş 15 binden fazla kelime vardır.
Bunların varlığı Türkçe’nin zenginliğidir.
Türkçe’nin güzelliği ve akıcılığı ise Anadolu’dan gelir.
İstanbul Türkçe’sinin “en iyi” olduğu konusu sadece bir saplantıdır.
Fatih II. Mehmet Kostantinopolis’i aldığında orada Türk mü vardı ki “İstanbul Türkçesinden” söz ediliyor.
Şehir Bizans’tan alındıktan sonra Anadolu’nun her yerinden getirilen Türk’ler çeşitli semtlere yerleştirilerek Kostantinopolis’in Türkleşmesi sağlanmıştır.
Bugün İstanbul’da konuşulan Türkçe, o günlerde Anadolu’dan göç ettirilerek şehre yerleştirilen insanların konuştukları dildir.
“Bana kara diyen dilber gözlerin kara değil mi” diyen Karacaoğlan ;
“Ben yitirdim, ben ararım yar benimdir kime ne
kâh giderim öz bağıma gül dererim kime ne“ diyen Kul Nesimi ;
“Hey ne yaman inilersin, benim derdim yenilersin” diyen Yunus;
İstanbullu değillerdi.
Manilerde ise Anadolu’nun duru ve akıcı zengin Türkçesi daha iyi görülür.
“Nalân nalân olalı
Gülmedi güldürmedi
Nalân ağlattı ama
Kimseyi öldürmedi”
*
“Kaşların katar katar
Kirpiklerin ok atar
Yanağın dükkan açmış
Dudakların bal satar”
Maniler de İstanbul katiplerinden değil Anadolu halkından çıkmıştır.
Türkçe’yi tanımak va kavramak isteyen Karacoğlan, Yunus Emre, Köroğlu, Kul Nesimi okumalı ve Kilisli Rıfat Bilge’nin 1800 maniyi topladığı kitabına göz atmalıdır.
Türkçe’nin yetersiz ve kısır bir dil olduğu sık sık gündeme gelir.
Kendimizi küçük görmenin ve aşağılamanın büyüsüne kapılanlar “biz adam olamayız”la başladıkları geyik muhabbetlerini Türkçe’nin “göçebe dili” olduğuyla sonlandırırlar.
Milliyetçilik tapusunun kendilerinde olduğunu sananlar da Türkçe’nin “ulusal” bir dil olduğunu savunmak tuhaflığına saplanırlar.
Bunu öne sürenler, Türkçe’yi Bulgarca ile aynı kalıba soktuklarının farkında değillerdir.
Ulusal diller, belli ülkelerde konuşulan, dar kalıplara sıkışmış sınırları olan dillerdir.
Türkçe ise bir imparatorluk dilidir.
İmparatorluklar büyük devletlerdir.
Büyük devletleri ise büyük uluslar kurabilirler.
Türkçe işte böyle büyük bir ulusun kurduğu büyük devletlerin dilidir.
Atalarımız yeni toprakları alarak vatan sınırlarına kattıklarında, orada yaşayan insanların dillerindeki kelimelerin de bazılarını Türkçe’ye katmışlardır.
Anatolia’yı Anadolu, Gallipoli’yi Gelibolu, Cıharşembih’i Çarşamba, Pencüşembih’i Perşembe yapmak ince zeka gerektirir.
Guşe’yi köşe yaptıktan sonra, köşe taşı, köşe başı, köşe dönme, köşe kapmaca gibi yeni kelimeler üretmek de önemli başarıdır.
Farsça “çiçek” anlamıma gelen “gül” kelimesini Türkçe’ye aldıktan sonra Gülten, Gülhan, Gülcan, gül deste, Gülseren, Gülveren, Gülderen gibi yüzlerce kelime türetmek dilimizin bir başka zenginliğidir.
Türkçe’de Arapça, Farsça, Rusça, İtalyanca, Fransızca, Moğolca, Çince, Rumca’dan dilimize yerleşmiş 15 binden fazla kelime vardır.
Bunların varlığı Türkçe’nin zenginliğidir.
Türkçe’nin güzelliği ve akıcılığı ise Anadolu’dan gelir.
İstanbul Türkçe’sinin “en iyi” olduğu konusu sadece bir saplantıdır.
Fatih II. Mehmet Kostantinopolis’i aldığında orada Türk mü vardı ki “İstanbul Türkçesinden” söz ediliyor.
Şehir Bizans’tan alındıktan sonra Anadolu’nun her yerinden getirilen Türk’ler çeşitli semtlere yerleştirilerek Kostantinopolis’in Türkleşmesi sağlanmıştır.
Bugün İstanbul’da konuşulan Türkçe, o günlerde Anadolu’dan göç ettirilerek şehre yerleştirilen insanların konuştukları dildir.
“Bana kara diyen dilber gözlerin kara değil mi” diyen Karacaoğlan ;
“Ben yitirdim, ben ararım yar benimdir kime ne
kâh giderim öz bağıma gül dererim kime ne“ diyen Kul Nesimi ;
“Hey ne yaman inilersin, benim derdim yenilersin” diyen Yunus;
İstanbullu değillerdi.
Manilerde ise Anadolu’nun duru ve akıcı zengin Türkçesi daha iyi görülür.
“Nalân nalân olalı
Gülmedi güldürmedi
Nalân ağlattı ama
Kimseyi öldürmedi”
*
“Kaşların katar katar
Kirpiklerin ok atar
Yanağın dükkan açmış
Dudakların bal satar”
Maniler de İstanbul katiplerinden değil Anadolu halkından çıkmıştır.
Türkçe’yi tanımak va kavramak isteyen Karacoğlan, Yunus Emre, Köroğlu, Kul Nesimi okumalı ve Kilisli Rıfat Bilge’nin 1800 maniyi topladığı kitabına göz atmalıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)