7 Ekim 2008 Salı
Şehitlerin "Büyük Dersi!"
Olmak ya da Olmamak
Mehmet Bedri Gültekin:
Şehitlerin “Büyük Dersi!”
3 Ekim 2008, Cuma günü Şemdinli ilçemizde bulunan Aktütün Jandarma Karakolu’na karşı gerçekleştirilen bölücü terör saldırısında 15 şehit verdik.
Acımız büyüktür. Ama gün ağıtlar yakma ve toprağa vereceğimiz canlarımızın ardından “kanları yerde kalmayacak” türünden belki bin sefer tekrarladığımız nutukları tekrarlama günü değildir.
Gün; milletçe 15 şehidimizin hayatlarını ortaya koyarak bize vermiş oldukları “Büyük Ders” üzerinde düşünme günüdür.
BİRİNCİ DERS
Askerlerimizi şehit eden hainler, Türkiye’nin “dostu” ve müttefiki” olduğunu söyleyenlerin hâkim oldukları topraklarda üslenmişlerdir.
Çok iyi tahkim edilmiş bir mevziye ağır silahlarla yapılan saldırı; bu topraklara hakim olan gücün, yani Amerika’nın bilgisi ve desteği dışında gerçekleşemez.
Irak’ı işgal etmiş olan Amerika yıllardan beridir, Türkiye’ye yönelik terörün ardındaki en büyük güçtür. Amacı Büyük Ortadoğu Projesi’yle ilan ettiği üzere, Türkiye’nin sınırlarını ve rejimini değiştirmektir.
Bu amaç için şimdilik hem bölücü terör, hem de “Haçlı İrtica” kullanılmaktadır.
Aktütün Karakolu’na ağır silahlarla gerçekleştirilen saldırı; ABD’nin Terör Örgütü ile ilgili olarak verdiğini iddia ettiği “anlık istihbarat”ın, ne anlama geldiğini de ortaya koydu.
İKİNCİ DERS
Bir yandan bölücü terör aracılığı ile güvenlik kuvvetlerimize yönelik silahlı saldırılar olurken, diğer yandan bütün ömürlerini vatan savunmasına adamış komutanlarımız ve yurtsever aydınlarımız “terör örgütü üyesi” oldukları suçlaması ile tutuklanmaktadırlar.
İşte üzerinde düşünmemiz gereken “ikinci ders” budur.
“Aktütün”e yapılan saldırıyı gerçekleştirenlerin arkasındaki “el” ile yurtsever aydınlarımızı ve komutanlarımızı “terörist” suçlaması ile tutuklatanların arkasındaki “el” aynıdır.
Amaç aynıdır. Bağımsız ve egemen bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni elde silah savunan askerler ve Atatürk’ün “tam bağımsızlık” ilkesine bağlı yurtseverler, emperyalist planların hayata geçirilmesinin önündeki engeller oldukları için hedef alınmaktadırlar.
“Arkadaki el”, “Büyük Müttefik” Amerika’dır.
ÜÇÜNCÜ DERS
Son günlerde Balıkesir Altınova’da yaşananlar Türkiye’nin ne kadar büyük tehlikenin eşiğinde olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Atlantik ittifakı içinde ve Avrupa kapısında “demokrasi” adı altında yapılan dayatmalar sonucunda milletçe yaşadığımız dağılma süreci, bizi bugün bir etnik çatışmanın eşiğine getirmiş bulunmaktadır.
Aktütün’e yapılan saldırı, Altınova’da uç veren etnik çatışma tehdidi ve emekli komutanlar ile İşçi Partisi yöneticileri ve diğer yurtsever aydınlara karşı gerçekleştirilen tertipler, aynı resmin parçalarıdır.
Bütün bu derslerin sonucu; Türkiye’nin teröre karşı kapsamlı bir programa ihtiyaç duyduğudur
TERÖRE ÇÖZÜM PROGRAMI
Türkiye’nin kapsamlı bir terörle mücadele programına ihtiyacı vardır. Bu programın belli başlı maddeleri şunlardır:
Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” anlayışıyla, etnik kökeni ne olursa olsun bütün yurttaşlarımızı Türk Milleti’nin bir parçası oldukları bilinciyle kucaklamak;
ABD güdümünden ve AB kapısından kurtulmak…
Emperyalizme ve bölücü teröre karşı halkı kazanmak ve seferber etmek…
Aciz devlete son, güçlü devlet! Teröre ve bölünmeye özgürlük yok. Emperyalizmin ve gericiliğin bölücülüğüne karşı demir yumruk!
Herkese İş, Köylüye Toprak, Çarşıya Bereket, Bölgeler Arası Denge, Vatana Bütünlük!
Irak’ın toprak bütünlüğünü savunmak! Başta Irak halkı olmak üzere, Suriye, İran ve Azerbaycan ile ittifak ve birlik.
Ve en nihayet emperyalist saldırganlığa karşı büyük Avrasya İttifakı içinde yer almak.
Başlıklarını verdiğimiz bu program, emperyalizmin kışkırttığı bölücü terörü alt etmenin biricik yoludur.
Hayat Türkiye’yi, önünde sonunda bu programa getirecektir.
AKP İTİDARININ KENDİSİ BİR GÜVENLİK SORUNUDUR!
Bu programı AKP eliyle uygulamak bir yana, AKP iktidarının bizatihi kendisi Türkiye için bir güvenlik sorunu haline gelmiştir.
Türkiye ağır bir tehdit altındayken ve hemen her gün evlatlarını teröre kurban verirken AKP iktidarı;
Bir eli Washington’da, diğer eli Irak’taki kuklalarda; terörün ardındaki güçler ile işbirliği yapmaktadır.
İkinci olarak AKP iktidarı, Türkiye’nin yurtseverlerini ve Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef alan ve Atlantik ötesinden planlanan Ergenekon Tertibi’ni yürütmekle meşguldür.
Üçüncü olarak, ucu kendisine dayanan Deniz Feneri ve benzeri yolsuzlukların, soygunların soruşturulmasının önüne geçmek için çabalamaktadır.
Bütün bunlar olurken, AKP’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerika’da Fethullah Gülen’in iftar yemeğindedir.
Bu liste uzatılabilir. Bütün bu gerçekler Türkiye’nin AKP iktidarı ile teröre karşı mücadele edemeyeceğini ortaya koyuyor.
Evet, AKP Türkiye için artık bir güvenlik sorunudur. Onun için AKP’den kurtulmak, terörle mücadele programının en başında yer almak zorundadır.
Çünkü teröre karşı mücadele programını, ancak bir “Milli Hükümet” uygulayabilir.
mbgultekin@i.org.tr
İNSAN HAYATININ UCUZLUĞU
Aktütün karakolunda ölenlerin acıları dinmez.
Toplum ve siyasetçiler unutur ama orada şehit olanların yakınları için yaraların kapanması için 3 kuşak geçmelidir.
Şehit yakınlarının acıları kadar büyük ve derin başka bir acı daha var.
Aktütün’deki son derece kritik karakolun derme çatma barakalardan oluşması.
Gazetelerde resimlerini, televizyonda çekimlerini gördüğümüz yapılar karakol olarak kullanılamaz.
Her an baskına veya saldırıya uğrama ihtimali olan bir karakolun en azından beton duvarlarla çevrilmesi gerekmez mi ?
Ya da kum torbalarından oluşturulan siperler bulunmaz mı ?
Aktütün’le birlikte 5 karakolun daha güvenli yerlere taşınması için 2007 yılında alınan karar ”maddi imkansızlıklardan” dolayı zamana yayılmış.
En büyük ve önemli değer insan hayatıdır.
Öyle görülüyor ki karakol yerlerinin değişmesinden daha gerekli olanı “zihniyetin” değişmesidir.
İnsan hayatına değer vermeyen “kafalarla” karakol yeri değiştirmenin pek de fazla getirisi bulunmayacaktır.
Asker kanadın tüm uyarı ve önerilerine karşın bölgede sosyal önlemlerin alınmaması insanın aklını karıştıracak kadar anlamsızlık içermektedir.
Kaldı ki bölgede alınan güvenlik önlemlerinin de yeterliliği tartışılmaktadır.
Uzmanlar bizlere “ hariçten gazel okumayın” diyebilirler ama o bölgelerde komutanlık yapmış aylarca sıcak çatışmaların içinde yaşamış emekli subaylar da uygulamaların yanlış olduğunu belirtiyorlar.
Sınır bölgesinde güvenli karakollar kurulması için maddi imkansızlıkların yanı sıra coğrafi koşullar da öne sürülmektedir.
Bir orgeneral ile bir erin insan olarak değerleri eşittir.
Yaşam her ikisi için de aynı kutsallıktadır.
Emekli orgenerale trilyonluk zırhlı otomobil alınırken sınırda en tehlikeli yerde bekleyen askerin sırtına kurşun geçirmez yelek verilemiyor, güvenli koruma düzeneği kurulamıyorsa , bir gün vatan tehlikeye düştüğünde savaşacak asker bulmak zorlaşır.
Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını ve bağımsızlığını koruyan askerleri için tüm coğrafi engelleri aşarak dağların tepelerine roketlerin bile delemeyeceği karakol duvarları konduramıyorsa tarihiyle övünme hakkını da kaybetmiş demektir.
Tartışılan askerin görevini yapma biçimi değildir.
Siyasetin askerin çabalarına destek vermemesi tartışılıyor.
Demokrasi yeşermeye çalıştıkça filizlerini koparan, özgürlükleri içine sindiremeyen, hukuk devleti olmayı sağlayamadıkları gibi sosyalleşmeyi de beceremeyen siyasetçiler, kendilerine verilen ülkeyi yönetme yetkisini yanlış algılayarak işgal ve paylaşma peşine düştüler.
30 yıldır PKK, 34 yıldır Kıbrıs, 60 yıldır Ermeni, 70 yıldır Güneydoğu sorunları için uygulanabilir , tutarlı , ileriye dönük program yapılamadı.
Ulusal Kurtuluş Savaşını kazandıktan sonra bu başarıyı Lozan’la uluslarası hukuka kabul ettiren Türkiye son iki ayda toprağa verdiği 37 şehidin hesabını soramıyor.
askeri kaçırıldığı için savaş ilan eden İsrail örneği burnumuzun dibindeyken , Ortadoğunun en güçlü devleti olmamızın bize ne yarar sağladığı sorusu kafaları kurcalıyor.
Daha tehlikeli bir oluşum ise yer yer kendini gösteriyor.
Kentlerde iç çatışmalar başladı.
“En önemli yatırım , insana yapılandır” masalını kimse yemiyor.
Genç insanlarımız anlamsızca ölüyorlar. Tabutlar kentlere geldikçe insanlar tahrik oluyor.
İnsan yaşamı bu kadar ucuzlarsa, bedelini hep birlikte ve çok ağır öderiz.
3 Ekim 2008 Cuma
Hz. Muhammed'in Mekke'de kaç oyu vardı?
Değerli okuyucularımız. Şeker Bayramınızı kutlarım. Sizlere aydınlıklar, güzellikler, esenlikler dilerim.
Bilmiyorum, Ramazan boyu televizyonlardaki Hz. Muhammed dizilerini izlediniz mi?
Kanal 1'de "İslamiyet'in doğuşu" dizisi vardı. Görüntüleriyle, anlatımıyla etkiliydi. Müslüman olmayanlar da izlese, Hz. Muhammed'in güvenilir kişiliği, kararlılığı, mücadelesi, önderliği, hiç kuşkusuz onları da kuvvetle etkilerdi.
YEDİ İKLİMDE GEÇERLİ HZ. MUHAMMED DEĞERİ
Dinleri, o dinlerin içinden "anlama" çabaları pek başarılı olmuyor. Dinleri, dünyevi gözle, dinlerin dışından araştıranlar daha doğru anlamışlardır.
Evrensel bilim adamları Hz. Muhammed'in dünya tarihindeki yerini ve rolünü İslam ulemalarından daha iyi açıklamışlardır. Onların içinde kuşkusuz Müslüman dünyasından çıkmış olanları da var. Ama onlar, öncelikle bilim adamıdır. Bilimsel bakış açısı, Hz. Muhammed'e İslam âleminin sınırlarını aşan bir değer kazandırıyor. Yani Amerika'da da, Çin'de de, Ekvatorda da, kutuplarda da ezcümle yedi iklimde geçerli olan bir değer.
Hz. Muhammed'in nasıl bir değer olmasını yeğlersiniz? Yalnız müminlerin gönlünde mi yoksa bütün insanlığın bilincinde mi?
İslam uleması için araştıracak ve keşfedecek pek bir şey yoktur. Her şey hazırdır. Hz. Muhammed'in peygamber olduğunu belirttiğiniz anda, artık eklenecek bir söz kalmıyor, ilk ve son söz söylenmiş oluyor. Ama o ilk ve son söz, ancak müminler arasında geçerlidir. Dünya nüfusunun altıda beşinin Müslüman olmadığını düşünürsek, İslam ulemasının insanlığın bilincinde veya yüreğinde bir titreşim uyandıramayacakları görülür.
Ama bilim adamları öyle mi?
Onların Hz. Muhammed'in dünya tarihindeki yeri üzerine tahlil ve değerlendirmeleri çok daha etkileyicidir; hatta ulema ile karşılaştırılamaz bile.
Cumhuriyet'in devrimci döneminin lise tarih kitapları örnektir. Atatürk, kendi eliyle yazdığı İslamiyet'in doğuşu bölümünde, Hz. Muhammed'in tarihsel kişiliğini, evrensel bilimin ölçüleri içerisinde değerlendirir. Kaynak Yayınları o kitapların tıpkıbasımlarını yayımladı.
O KÖY İMAMININ PENCERESİ
Bilim ve Ütopya dergisinde "Büyük Devrimci Hz. Muhammed" başlıklı yazımı yayımladığım zaman bir beldenin imamı ziyaretime gelmişti. Birkaç yıl önce, yani AKP'nin saltanat devri. İlahiyat fakültesini bitirmiş, bilgili ve birikimli bir din adamıydı. "Bize, imam hatip okullarında, ilahiyat fakültelerinde sizin yazdığınız Hz. Muhammed'i öğretmediler" dedi. "Oysa sizin anlattığınız Hz. Muhammed daha gerçek; daha büyük ve gönülleri daha çok ısıtıyor" diye ekledi.
Sonra beni beldesine çağırdı. Büyükçe bir köydü. Belediye başkanı, mahalle muhtarları ve diğer imamla birlikte beldenin önde gelenleri de vardı. Çardağın altında bu konuları bir kez daha konuştuk. Unutamadığım bir muhabbet oldu.
Herkes Kanal 1'deki o etkileyici diziyi hangi pencereden izledi bilmiyorum ama ben o köy imamının baktığı insani konumdan bir kez daha anlamaya çalıştım.
DEVRİMCİLERİ DEVRİMCİLER ANLAR
Devrimcileri en iyi devrimciler anlar.
Ulemaların Hz. Muhammed'i biz devrimciler kadar anlamaları ve duymaları olasılığı yoktur.
Çünkü Hz. Muhammed'i sistemin içinden, tutucu, kalıplaşmış bir zihin yapısıyla anlama şansı bulunmuyor.
PUTLARI KIRDI
Hz. Muhammed, putlara tapmaya isyan ediyor. Bu isyan aslında otoritelerini o putlardan alan Mekke aristokrasisine isyandır.
Hz. Muhammed büyük bir devrimcidir. Her ciddi bilim adamı bunu teslim ediyor. Hatta insanlık tarihinin en büyük birkaç devrimcisinden biridir. Açtığı yoldan gelen büyük uygarlık atağına bakınız; 7. yy'dan aşağı yukarı 15. yy'a kadar sürüyor. Bu sekiz yüzyıl uygarlığın öncüsünün İslam dünyası olduğu bir çağdır. Kapitalizm, sanki o çağlarda filizlenecek gibi gözükür. Avrupa o sırada dünya uygarlığının kenarlarındaki karanlıklardadır.
Hz. Muhammed, "El kâsip habibullah", yani "Kazanan, Allah'ın sevgilisidir" ideolojisiyle büyük bir ticaret uygarlığının kapısını açtı. Böyle bir devrime önderlik etti. Bu devrim, kervanların basıldığı bir bedevi toplumundan ticaret güvenliğinin sağlandığı bir devlet düzenine geçişti. Kan bağının esas olduğu kabile ilişkilerinin yerini kabileleri, hatta kavimleri kucaklayan ümmet oldu.
Uzatmayalım, Hz. Muhammed'in devrimciliği üzerine yazdıklarımı merak edenler, "Kemalist Devrim-2 Din ve Allah" başlıklı kitabıma bakabilirler.
GÜNÜMÜZÜN EBU SÜFYAN'LARI
Diziye dönelim. İslamiyet'in doğuşunu izlerken, olaylara Tayyip Erdoğan'ların ve Abdullah Gül'lerin gözüyle de bakmaya çalıştım. Büyük Ortadoğu Projesi görevlileri, Amerikan zalimleriyle Ortadoğu'nun yoksullarına karşı, "2 sayfa 9 maddelik" gizli anlaşma yapan sözleşmeli personel, o Mekke döneminde kendilerini nerede, kimlerin yanında görebilirler?
Hanımlarının parmaklarında 65 milyarlık yüzükler, 20 yaşındaki mahdumlara 100 metrelik gemiler, Deniz Feneri ile gasp edilen alın terleriyle kurulan yandaş televizyonlar, borazan gazeteler.
Ebu Süfyan'lar, Ebu Cehil'ler yalnız 6.-7. yüzyılda yaşamadılar ki. Tayyip Erdoğan'lar, Abdullah Gül'ler saltanat ve şatafat düşkünlükleriyle, Amerikan zalimlerine bağlılıkları ve bir milyardan fazla insanın kanına giren o Büyük Ortadoğu Projesi'ne biatlarıyla, o Mekke'deki Kureyş eşrafına ne kadar benziyorlar. Ve Hz. Muhammed ve ona inanan şerefli insanlara ne kadar uzaklar!
Ergenekon tertipleriyle hapislere attıkları Atatürk Devrimcileri'ne Subaylarımıza, İşçi Partisi yöneticilerine en son arslan gibi teğmenlerimize bakın, hep aynı evrensel kişiliktir. Zulme boyun eğmemek ne pahasına olursa olsun doğruların cephesinde olmak, halka ve yurda bağlılık. Yani Hz. Muhammed'in ve onunla birlikte savaşan başı dik insanların değerleri.
TARİHİN ZAFER VAAT ETTİĞİ DAVA ADAMI
Hz. Muhammed'i iyi anlayalım, Mustafa Kemal de aynıdır; diğer devrim önderleri de.
Tarihin zafer vaat ettiği büyük bir davanın önüne geçmişlerdir. "Muhammed-ül Emin"dir o. Yani güvenilir Muhammed!
Saat, o vaat edilen zafere doğru çalışmaktadır.
Öyleyse dayanacaktır; insanları aydınlatacaktır; örgütleyecektir.
O'nu yalanla boğmak isteyeceklerdir. O dosdoğru yürüyecektir. O'nu taşlayacaklardır; başına Kâbe'de koyun işkembesi geçireceklerdir; hakaretlere boyun eğmeyecektir. Çünkü kendi değerini, kendindeki onuru bilmektedir.
Doğup büyüdüğü yerden kovacaklardır; süreceklerdir. O bilmektedir ki, Mekke'nin zalimleri yıkılacaktır.
Bütün bu süreçte zulme karşı baş kaldıranlar için 'kaç oyumuz var?' diye bir soru yoktur; haklı olmak en büyük güçtür.
Öncelikli soru şudur: Toplum nereye gidiyor; Türkiye'yi bu hengâmeden, o mafya-tarikat çamurundan hangi programla çıkaracağız; ABD kelepçelerini nasıl kıracağız; AB kapısındaki zincirleri nasıl koparacağız?
Bu sorulara verilen doğru cevaplar, kararlılık ve disiplin, bizi Hz. Muhammed'in veya Mustafa Kemal'lerin örneğinde yaşandığı gibi büyük zafere götürecektir.
Ebu Süfyan'ların, Ebu Cehil'lerin Mekke'deki oyları yüzde kaçtı?
Hz. Muhammed'in Mekke'de kaç oyu vardı?
Ebu Süfyan'ların, Ebu Cehil'lerin sonları ne oldu ve ne olacak?
Türkiye'nin önündeki devrimci çözümleri bilenler, örgütlü olarak büyük davaya bağlananlar hangi zafere ilerliyor?
Bu soruların cevapları bellidir.
Mesele, her tarihsel konumda Ebu Süfyan'lardan değil, Muhammed-ül Emin'lerden olmaktır.
30 Eylül 2008 Salı
MANKURTLAŞTIRMAK
Pınarbaşı/ B.Karamanlı
www.kayserihaber.com.tr
www.mersinkenti.com
Salimdogan38@hotmail.com
MANKURTLAŞTIRMAK
Bu kavramı birkaç yazımda daha kullandım. Anlamını da açıklamıştım. Ancak bir kere daha açıklamakta yarar görüyorum. Mankurtlaştırmak bir insanın belleğine format atmak demektir. Yani belleğini silmek demektir. Kişi kim olduğunu bilmez. Kime, neye, niçin hizmet ettiğini anlamaz. Mankurtlaştırılan kişi başkaları tarafından yönlendirilir, başkalarının emir ve direktifleri ile hareket eder. Kendisine ait bir talebi yoktur.
Bu gelişme kişisel durumdan toplumsal bir olguya dönüşürse ve sistematik şekilde uygulanırsa, uygulama emperyalizm tarafından bir ulusu yok etmek için kullanılırsa bakın nasıl bir felaket kapınızı çalar. Bu toplumsal dönüşümü önemsemek ve Türk ulusunun her bireyine anlatmak bir yurttaşlık görevidir. Çünkü ulusal belleğin saklı olduğu genç beyinler mankurtlaştırılırsa bir zamanlar İran topraklarında hüküm süren Hassan Sabah’ın fedaileri durumuna düşürülen gençler George Soros’un elinde oyuncak olacaktır. Bu gençler Emperyalizmin yerli işbirlikçilerinin yönlendirmeleriyle ipe sapa gelmez eylemlerde bulunduğunda toplumun kafası karışacak, haklı haksız, yurtsever insanlar suçlu, hainlerse iktidar olacaktır. İşte o zaman bağımsız bir devletten özgürlükten, gelecekten, onur ve şereften bahsetmek olası değildir.
Emperyalizmin askeri yöntemlerle işgal edemediği ülkelerde 21. yy düzen bozucuları George Soroslar yardımıyla demokratik kitle örgütlerini, birlikleri, dernekleri ve hatta partileri de kullanarak amacına ulaşmaya çalışmaktadır. Bu bir virüstür ve oldukça da tehlikeli bir toplumsal virüstür. Eğitim ortamına bulaştığında ve bu ortamda beş yıl kaldığında o toplumun düzelmesi ancak elli yıllık bazen de yüz ya da beş yüz yıllık bir mücadele gerektirmektedir. Tarihimize bakın Türkler elli yıl Çinlilerin esaretine böyle düşmedi mi? İlteriş Kağan (Yurt kurtaran) adını böyle almıştır. M. Kemal ATATÜRK tarihi özümsemiş bir lider olarak Orhun Kitabelerinden esinlenerek ulus belleğini kodlayarak gelecek nesillere aktarımını sağlamak için Gençliğe Hitabeyi, Nutku, Bursa Nutkunu kaleme almıştır. Gençliğe hitabe stratejik bir hitabedir. Çünkü ulus belleğini aktif tutmak, yurt savunmasını dinamik gençliğe emanet ederek ebediyete kadar devam ettirmek için bilinçli olarak söylenmiştir. O nedenle Amerikan emperyalizmi ve Avrupa kapitalizmi Anadolu’yu işgal edebilmek için ancak Türk gençliğinin belleğini silerek mankurtlaştırdıktan sonra kolayca amacına ulaşacaktır.
Eğitim bağımsız ülkelerde büyük önem taşımaktadır. Eğitim bir ulusun geleceğini biçimlendiren kültür aktarımını gerçekleştiren en etkin toplumsal stratejik bir olgudur. O nedenle bu iş her insan tarafından yapılmamalıdır. İsteyen herkes öğretmen olabilir elbette. Ancak bunu gerçekleştirebilmek için kişide yurttaşlık bilincinin ve kişisel disiplinin alınmış olması gerekmektedir. Eğitimcinin toplumu birleştirici, ulusal birliği sağlayıcı, kültürleri kaynaştırıcı, ortak hedefler etrafında toparlayıcı bir görevi vardır. Eğitimci olayları kişiselleştiremez. Çünkü eğitim toplumsal bir gerçekliktir. Eğitimci bireysel farklılıklarla eğitim yapmaya çalışırsa bu büyük bir felaket olur. Kişisel haklar ve özgürlükler adı altında her bireyin talepleri tolumu param parça eder. Bölgecilik, hemşirecilik, aşiretçilik gibi çağdışı feodal sisteme ya da dinsel farklılıklardan tarikatçılığa kadar her türlü ikiliği halkın arasına sokarak emperyalist emellere kapı aralar.
Emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı başarıyla verilmiş olan şanlı Ulusal Kurtuluş Savaşı ardından M. Kemal ATATÜRK bir dizi devrimler başlatarak Türk ulusunun siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapısında yeniden yapılanmayı başarıyla gerçekleştirmiştir. Bu durum emperyalist Amerika ve Kapitalist Avrupa tarafından gözetim altında tutulmuş fırsat buldukça da müdahale edilmek istenmiştir. Ulusların varlığını sağlayan kültür aktarımı engellenirse geçlik boşluğa düşer. Benim maaşımı kim verirse ben onu savunurum fikri toplumda egemen olur. Sözde dünya yurttaşı fikrinin sadece emperyalizmin işine yaradığının farkında olamaz. Bu çizgiye getirilmek istenen gençliğin üzerinde büyük oyunlar tezgâhlanmaktadır. Gerekli ortamın sağlanabilmesi için düğmeye basılmıştır.
BOP doğrultusunda Ortadoğu’daki bağımsız ülkeler işgal edilerek halklar perişan edilmiştir. Anadolu’nun dört yanı Amerikan askerleri tarafından sarılmış durumda. Pek masumca bir davranış sergileseler de yakaladıkları en küçük fırsatı değerlendireceklerinden kimsenin kuşkusu olmasın. Bu tarihin tekrarıdır. Türk gençliği uyanık olmak durumundadır.
Uygulanmakta olan kültür aktarımı, ekonomik yaptırımlar ve dayatılan sosyal yaşam tarzı TÜRK ulusunun benimsediği tarz değildir. Ulus belleği boşaltılmaya çalışılmaktadır. Gençlik kim olduğunu, ne için yaşadığını, yurdunu, ulusunu, bayrağını, değerlerini unutmak üzeredir. Bu değerleri savunanların terörist olarak adlandırıldığı bir ülkede artık gençliğin MANKURTLAŞTIRILMASI Kaçınılmazdır. Amerika Ortadoğu’da bağımsız ülkelerin halklarını, öğretmenlerini, askerlerini, yargıçlarını, düşünce ve bilim adamlarını, gazetecilerini birbirine düşman etmek istemektedir. AMERİKA BATAĞA SAPLANMIŞTIR VE ÇÖKMEKTEDİR. Uyanık uluslar bu enkazın altında kalmazlar.
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!
29 Eylül 2008 Pazartesi
Sayın Neval Kavcar'ın "Helal Olmayan Basından" adlı yazısı
Helal Olmayan Basından
28 Eylül 2008 Pazar 23:12
Başbakan Erdoğan"ın okumayın diye uyardığı “helal olmayan Basından” seçmeler.
* * *
“Şimdi de tutmuş, "Ramazan Bayramı"na Şeker Bayramı denmez" diyerek ahkam kesiyor... Sanki memleketin başbakanı değil de Vakit"in fıkıh köşesi yazarı konuşuyor.. ”(Ahmet Hakan- Hürriyet)
* * *
"AKP'de hırsızlık var" diyenleri kapının önüne koyuyor, hırsızlıkları eleştiren AKP medyası içindeki yazarların kalemini, köşesini bile elinden alıyor. Ya rüşvet alanlar, ya yolsuzluk yapanlar ne oluyor? AKP içinde baş tacı oluyor”(Yıldıray Çiçek- Ortadoğu)
* * *
“Gerek hükümet sözcüsünün, gerek bakanların ve gerekse Başbakan'ın açıklamaları kaçamak ifadelerdir. İlişkilere baktığınızda başta Sayın Başbakan olmak üzere iktidardaki bazı önemli isimler de bu Deniz Feneri hadisesinde adı geçen isimlerle çok büyük yakınlıklar içinde. Yani bir içiçelik var. Kollama var, gözetme var" ( Abdüllatif Şener)
* * *
“RTÜK Başkanı Zahid Akman"ın NTV"de katıldığı programda “Armada"nın yüzde 3.3"ünü 41 bin YTL"ye aldık. İşte tapusu” diye gösterdiği belgenin Armada"ya değil, Armada 2"nin yapılacağı yandaki arsaya ait olduğu ortaya çıktı”(Radikal)
* * *
“Bu kültürel erozyonmuş..Oldu olacak.. “Şeker”i kullananlar için “Laikler” tarifini yapsaydın da malûm çekişmeyi bir güzel harlandırsaydın..”(Selahattin Duman- Vatan)
* * *
“Toplu Konut İdaresi Başkanlığı"nın kuruluş amacı az gelirlileri ev sahibi yapmaktır. AKP ve Başbakan Erdoğan"ın seçim öncesinde icraat bağlamında en çok övündüğü kurum olan TOKİ bazı lüks semtlerde yaptığı pek çok konutu meğer AKP"li mebuslara satmış. Peki TOKİ"den bu lüks evleri alan AKP"li mebuslar kimler mi?
1)Veysel Eroğlu, 2)Egemen Bağış, 3) Atila (Şadiye) Koç, 4) Suat Kılıç, 5)Süleyman Çil, 6) Sabri Varan, 7) Seyfi Terzibaşoğlu, 8) Zeynep Tekin Börü, 9) Mehmet Danış, 10) Bekir Bozdağ, 11) Mevlüt Akgün, Suat Pamuklu... Yine TOKİ"den ev alan bürokratlar da şunlar: Zahid Akman, İlyas Arlı, Yusuf Beyazıt… Hani o evler, kimsesizler adına yapılıyordu? Hani AKP kimsesizlerin kimsesi idi? ( Sabahattin Önkibar- Yeniçağ)
* * *
“Kılıçdaroğlu iddia etti:
"Sizin eski firmanın malını taşıyan TIR"ları gümrüklerde aramasınlar diye resmi yazı yazdınız mı?"
Fırat izah etti...
Yazmış.” ( Yılmaz Özdil- Hürriyet )
* * *
“Savcı, Zahid Akman"ın “ben fahri üyeydim” iddiasına karşılık “Almanya"da fahri üyelik diye bir şey yok. Yöneticilerin mahkemeye kayıtlı olmaları gerekiyor. Kooperatifin mahkeme kayıtlarında bu zat kesin olarak "sorumlu yönetici" olarak gözüküyor. Bu soruşturmada da şüpheli kişidir. Yöneticilik görevini 2006 Haziran"a kadar sürdürdüğünü tespit ettik.
RTÜK Başkanı Zahid Akman, hem Deniz Feneri davasında, hem de kooperatif davasında zanlı olarak görülmektedir” diye bilgi verdi.” ( Arslan Bulut – Yeniçağ )
* * *
“Menas'ın hayali ihracat yaptığını ve o sırada Dengir'in bu şirketin yönetiminde bulunduğunu ispatlayan Kılıçdaroğlu, son olarak eroin kaçakçılığı ile ilgili belgeleri ortaya sürdü. Kılıçdaroğlu'nun ortaya çıkardığı belgelerle bunalan Dengir, işi fıkra anlatmaya döktü. “ (Güneş- 26 Eylül 2008)
* * *
Leman Dergisi ile bitiriyorum.
* * *
Ramazan Bayramınızı Kutlar, nicesine sağlık içinde ulaşmanızı dilerim.